• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
  
MAKALELER
EĞİTİM SUNUMLARI
VAAZ ARŞİVİ
DİYANET FETVALARI

KADERİMİZ VE İRADELERİMİZ (Vaaz)

KADERİMİZ VE İRADELERİMİZ (Vaaz)


KADERİMİZ VE İRADELERİMİZ

حدثنا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ، حدثنا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَهُوَ الصَّادِقُ الْمَصْدُوقُ "، قَالَ: " إِنَّ أَحَدَكُمْ يُجْمَعُ خَلْقُهُ فِي بَطْنِ أُمِّهِ أَرْبَعِينَ يَوْمًا، ثُمَّ يَكُونُ عَلَقَةً مِثْلَ ذَلِكَ، ثُمَّ يَكُونُ مُضْغَةً مِثْلَ ذَلِكَ، ثُمَّ يَبْعَثُ اللَّهُ مَلَكًا فَيُؤْمَرُ بِأَرْبَعِ كَلِمَاتٍ، وَيُقَالُ لَهُ: اكْتُبْ عَمَلَهُ، وَرِزْقَهُ، وَأَجَلَهُ، وَشَقِيٌّ أَوْ سَعِيدٌ، ثُمَّ يُنْفَخُ فِيهِ الرُّوحُ، فَإِنَّ الرَّجُلَ مِنْكُمْ لَيَعْمَلُ حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ الجَنَّةِ إِلَّا ذِرَاعٌ، فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ كِتَابُهُ، فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ، وَيَعْمَلُ حَتَّى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ النَّارِ إِلَّا ذِرَاعٌ، فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الكِتَابُ، فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الجَنَّةِ "

Ebu Abdir-Rahman, Abdullah b. Mesud (ra)'dan şöyle rivayet etmiştir: Doğru söyleyen ve doğruluğu tasdik olunan Resulullah (sav) bize şöyle anlattı: Sizlerden her birinizin yaratılışı ana rahminde nutfe olarak 40 günde toplanır. Sonra aynen öyle (kırk günde) alâka olur. Sonra aynen öyle et parçası olur. Sonra oraya bir melek gönderilir. O na ruhu üfler. Ve şu dört kelimeyi: Rızkını, ecelini, amelini, şaki mi yoksa said mi olacağını yazması emredilir. Kendinden başka ilah olmayana yemin ederim ki sizden biri cennet ehlinin amelini işler, o hale gelir ki, kendisi ile cennet arasında bir arşın kalır. Derken yazgı onun önüne geçer, cehennem ehlinin amelini işlerde cehenneme girer. Yine sizden biri cehennem ehlinin amelini işler. O hale gelir ki kendisi ile cehennem arasında bir arşın kalır. Derken yazgı onun önüne geçer. Cennet ehlinin amelini işlerde cennete girer.[1]

 

Hadisin Açıklaması

Yukarıdaki hadis-i şerif kısaca; İnsanın anne karnındaki oluşum safhalarından, rızkı, eceli, ameli, şaki (Cehennemlik) mi olacağı?, said (Cennetlik) mi olacağı?, sonunda da Allah’ın kitabında yazdığı yazgının tecelli etmesinden bahsediyor. Burada zikredilen konular insan oğlu için gaybdır. Yani bilinmesi imkansızdır. Bu kader konusuna giriyor. Fakat ben burada hadisin genel olarak ne anlatmak istediğini bahsetmeye çalışacağım. Birinci kısımda,hadis-i şerif insanın cennetlik ameller işleyip dururken son anda cehennemlik amelleri işleyip cehenneme gidebileceğini ifade ederken “mümin kimsenin cenneti garanti edemeyeceğini, hiçbir şeyin garanti olmadığını, kendisini her türlü sona hazır hale getirmesini ve önemli olanın son an olduğu”nu ifade etmektedir. İkinci kısımda ise cehennemlik ameller işleyip dururken son anda öyle bir dönüş yapar ki cenneti hak edecek ameller işler ve cenneti kazanır onun için “ümitsiz olmayın, her zaman elinizden geleni yapmaya çalışın hiçbir şey kesin değildir” demek istiyor. Allah Rasülü buna benzer yine;

Yarın kıyametin koptuğunu bilseniz bile bugün elinizdeki fidanı dikin”[2]

buyurmaklada aynı şeyi ifade etmektedir. Yani bu “siz kaderin ne olduğunu bilmiyorsunuz belki sizin kaderiniz cennetlik olmaktır, cehennemlik ameller ediyorum diye cehenneme veya cennetlik ameller ediyorum diye cennete gideceğiniz kesin değildir” demektir. Onun için mümin her zaman ümit ile korku arasında olmalıdır. Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) şöyle söylediği nakledilir: Gökten şöyle bir ses duysam “Tüm insanlar cennette olacak bir kişi cehennemde olacak” korkarım ki cehenneme girecek kişi benimdir. Yine “tüm insanlar cehennemde olacak bir kişi cenette olacak” ümid ederim ki o da benimdir. İşte bu hadis-i şerifin anlatmak istediği tam da budur. Aksi takdirde Hz. Ebubekir gibi aşare-i mübeşşereden olan yani dünyada iken cennetle müjdelenen, Kur’an-ı Kerim’de Allah Rasülü’nün kendisine yol arkadaşlığı yaparken hakkında ayet inen ve kendisini medh ü sena eden hadislerin azımsanmayacak kadar çok olduğu Hz. Ebubekir’in gerçekten böyle düşünmesi mümkün değildir. Bu düşünce onun imanının ne kadar yüksek seviyede olduğunu göstermektedir. Burada Allah Rasülü’nün terbiyesinde yetişen sahabenin kadere bakış açısını görmekteyiz. Allah Rasül’ü kendilerini cennetle müjdelemesine rağmen şımarmamışlar ve üzerlerine düşeni her zaman yerine getirmişlerdir.

            Kavram Olarak Kader ve Kaza

            Öncelikle kader ve kaza kelimelerinin ıstılahi anlamlarını öğrenmekte fayda var. Kader, Allah’ın ebede kadar olacak şeyleri zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, nasıl ve ne zaman olacaklarını ezelde bilip o şekilde sınırlaması ve takdir etmesine denir. Kaza ise, Allah’ın ezeli ilmi ile takdir etiği şeylerin zamanı geldiğinde meydana gelmesidir.

Cenab-ı Hakk’ın yaratmış olduğu herşeyde bir düzen vardır. Allah Teala da bu düzenden önceden haberdardır. O’nun bunu bilmesi İlm-i ezelisi iledir. Allah’ın bir şeyi bilmesi onun olmasını zorunlu kılmaz. O bildiği için olmaz, sadece olacak olanları ezelde bilmektedir.Bir müminin herşeyin ilahi takdire göre meydana geldiğini iyi bilmesi gerekmektedir. Kader kelime anlamı olarak ölçü ve miktar demektir. Kâinatın yaratılışında, güneşin, ayın ve tabiat olaylarının meydana gelmesinde kanun, kurallar ve denge vardır. Güneş herzaman zamanında doğar ve batar, çiçekler ve hububat aynı kanunlara göre açar ve yeşerir. Kainattaki bu denge mevcut birtakım kuralların olduğunu ve herşeyin bu kurallara göre devam ettiğini göstermektedir. Dış dünyada var olan akılsız varlıklardakicari kuralların akıllı varlık olan insanların davranışlarında da olduğunu gösteriyor. İnsan unsurunun tek farkı vardır. O da onun akıllı ve irade sahibi bir varlık olasıdır. Bu yetkinin ona verilmesinde irade ve tercihi etkilidir. Bu üstün meziyet de insanı eşref-i mahlukat yapmış ve kendisini sorumlu bir varlık yapmıştır. Sonuçta insanoğluna verilen bu akıl nimeti ile Rabbimizin önceden haber verdiği şekilde rızasına uygun davranışlar sergilendiğinde cenneti, tam tersi davranışlar sergilediğinde cehennemi hak etmesini gerektirmektedir.

            Buraya kadar yazdıklarımızdan kader ve kazanın birbirinin tamamlayıcısı olduğunu anlamaktayız. Kader meydana gelen ve gelmeyen her şeyi içine almakta, kaza ise sadece meydana gelenleri içine almaktadır. Bu manada kader kazadan daha kapsamlıdır. Aynı zamanda kader Allah’ın sıfatlarından ilim ve irade, kaza ise kurdet ve tekvin sıfatlarına dayanmaktadır. Bunu şöyle de ifade edebiliriz. Kader, Allah’ın bilmesi açısından ilim sıfatına, dilemesi açısından da irade sıfatına taalluk eder. Kaza da, yani bunun meydana gelmesi de Allah’ın gücü anlamında kudret ve yaratması anlamında olan tekvin sıfatlarına taalluk eder. İnsanoğlunda da ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatları vardır. Fakat bunlar insanoğlunda sınırlı ve bağımlıdır. Yani İnsanın bilmesi Allah’ın bildirdiği kadardır, dilemesi cüzi miktardadır, kudret de tek başına var değildir, Allah’ın müsaade ettiği kadardır, tekvin de yoktan var etme değil vardan bir araya getirerek birtakım şeyleri oluşturabilme kabiliyeti demektir. Bu açıdan da insanoğlunun Allah’ın karşısında ne kadar sınırlı ve sorumlu bir varlık olduğunu anlamaktayız. Allah sınırsız ve sorumlu olmayan bir durumda iken insan gayet sınırlı ve aciz bir durumdadır. Bu da onun kul, Allah’ın da Rab olduğunun delilidir.

            Kainatta meydana gelecek olan şeylerin yazıldığı yere Levh-i Mahfuz denmektedir. Yani Allah’ın ezeli ilmi orada kayıtlıdır. Bu bildiğimiz manada yazılı şekilde değil de mahiyetini tam olarak bilemediğimiz bir kayıt şeklinin olduğu mekânın yeridir. Ama olmuş olacak herşeyin Allah’ın koyduğu bu kanun ve ölçülere göre meydana geldiğini iyi bilmeliyiz.

            Kader ve Kazaya İman Etmenin Hükmü

Cibril Hadisi diye meşhur bir hadis vardır. Bu hadiste Hz. Cebrail insan suretinde Allah Resul’ünün yanına geliyor ve O’na sahabesi de yanında iken iman, İslam ve ihsan kavramlarını soruyor ve Allah Resulü de cevap veriyor. Hz. Cebrail’in o mekâna insan kılığında gelip sorular sorması orada bulunanlara ve sonra gelecek insanlara bu kavramları öğretmek içindir. Sonuçta Allah Resulüşöyleiman sorusuna cevaben şöyle buyuruyor: Âllah'a, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına ve şerrine inanmandır.[3]

            Bu hadisin sadece kader ve kaza ile ilgili olan yer“kadere,hayır ve şerre inanmak” diye ifade ettiği kısımdır. Bu bir hadistir. Ve zanni bir delildir. Bu delili destekleyen kati delil varsa onunla itikadi konularda amel edilir. Bu hadisi destekleyen Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’deki bazı ayetler mana olarak desteklediği için kadere iman etmek her mümin içinfarzdır. Çünkü Kuran-ı Kerim’de geçen,

إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.[4]

وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ

Onun katında her şey bir ölçü iledir.[5]

وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

Kainattaki mevcut her şeyin hazineleri ancak bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir miktar ile indiririz.[6]

Ayet-i kerimeler, her şeyin belli bir ölçüye göre yaratıldığını ifade etmekle, olan olmayan, hayır şer, görünen görünmeyen, her türlü iş oluş, fiil ve eylemin bu kapsama girdiğini ifade etmektedir. Bu manada başımıza gelen her şey Allah’ın Levh-i Mahfuz’unda kayıtlıdır. Zamanı geldiğinde her şey ona göre olur. Yani kaza, kadere tabidir. Kazanın kadere zıt bir şekilde cereyan etmesi düşünülemez. Böyle olursa kaos ve anarşi çıkar. Allah’ın koyduğu kanunlar buna müsaade etmez. Dolayısı ile kader ve kazaya, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak farzdır.Bunun mahiyeti konusunda mezhepler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Fakat ehl-i sünnet dediğimiz Maturidi ve Eşari mezhepleri bazı farklılıkları ihtiva etse de kader ve kazaya iman ikisinde de farzdır.

Sahabenin Kader Anlayışındaki Titizliği

Allah Rasülü’nün sahabesi üzerlerinde cahiliye kalıntıları olsa da zamanla onları atmışlar ve O’nun terbiyesinde yetişerek önceden birbirlerini yiyen insanlarken İslam’la müşerref olduktan sonra birbirleri için kendilerini feda eden insanlar olmuşlardır. Bu anlayışlarındaki izleri kader konusunda da görmek mümkündür. Hz. Ömer halifeliği sırasında Şam’a gider ve orada veba salgını olduğunu öğrenir. Oraya girip girmeme konusunda tereddüt etmiştir. Sahabeden Abdurrahman b. Avf kendisine Allah Rasülü’nün şöyle buyurduğunu söyler:

إِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلاَ تَخْرُجُوا فِرَاراً مِنْهُ

Bir yerde veba salgını olduğunu duyar da siz de orada bulunursanız oradan ayrılmayın.[7]

Hz. Ömer bunu duyunca oradan ayrılır. Hz. Ömer’e“Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun” diye sorduklarında Hz. Ömer “Allah’ın bir kaderinden başka kaderine sığınıyorum” şeklinde cevap verir. Sonuçta olan en son şey kaderdir. Hz. Ömer kararını o şekilde vermek suretiyle tedbir almış ve ona göre davranmıştır. Tedbir takdire mâni değildir. Biz ne yaparsak yapalım kader gerçekleşecektir. Ama biz kaderin nasıl cereyan edeceğini bilmediğimiz için sebepler dairesinde kendimizin dünyevi ve uhrevi menfaatlerine göre karar vermek zorundayız.

Yine sahabeden birisi Allah Rasülü’ne kafasına takılmış olacak ki kader hakkında bir soru soruyor. Ve bu cevap da belki kıyamete kadar gelecek insanların kafalarında buna benzer oluşabilecek sorulara da cevap niteliğinde oluyor. Sahabe sorar: “Ey Allah'ın Resulü biz manen korunmak için rukye (bir takım şeylerin okunması ve üflenmesi) yaparız, hastalıklarımızdan şifa için ilaç kullanırız, düşmandan korunmak için savunma tedbirleri alırız, bütün bunlar Allah’ın kaderini değiştirir mi? Allah Rasülü şöyle buyurur:

هِيَ مِنْ قَدَرِ اللهِ.

Bu da Allah’ın kaderindendir.[8]

Yine kendisine “devesini bağladıktan sonra mı yoksa bağlamadan mı tevekkül etmesi gerektiğini” soran sahabiye Allah Rasülü şöyle cevap vermiştir:

اعْقِلْهَا وَتَوَكَّلْ

Bağla sonra tevekkül et.[9]

            Bütün bunlardan Allah Rasülü’nün sahabesine şunu öğrettiğini anlıyoruz. Bizler kul olarak maddi ve manevi başarıya ulaşmak için üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Eğer bizim bu davranışlarımız Cenab-ı Hakk’ın rahmetini celbederse bizi muvaffak kılar etmezse kader, bizim irade ve tercihlerimize göre şekillenir. Ama bu da mutlaka başarılı olacağımız veya istediğimiz gibi olacak anlamına gelmez. Biz hayrın nerede olduğunu bilemiyoruz. Sadece üzerimize düşeni yapıyoruz ve bunun rahatlığını yaşıyoruz. AllahTeala ruz-i mahşerde “üzerine düşeni maddi ve manevi olarak yaptın mı?  Diye sorduğunda “Evet Allah’ım yaptım” demenin rahatlığını yaşayacağız. Yüce Rabbimiz bu manada Yüce Kitabında şöyle buyurur:

 

وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Hoşunuza gitmeyen şey sizin hayrınıza olabilir, hoşunuza giden şey de sizin kötülüğünüze olabilir. Bütün bunları bilen Allah’tır. Siz bilemezsiniz.[10]

            Bu ayeti şöyle tasvir edebiliriz. Biz bir doktora herhangi bir ilacı yazdırmaya gittiğimizde o doktor bize şu üç şeyi yapabilir: 1. Ya bize istediğimiz ilacı yazar 2. Ya “bu ilaç senin için zararlı sana başka ilaç yazıyorum” der. 3. Ya da “sana hiç ilaç yazmıyorum. Çünkü senin ilaç kullanman zararlı” diyebilir. Bu üç durumda doktor bizimle ilgilenmemiş demek değildir. Cenab-ı Hak da bizim isteklerimizle, gayretlerimizle ve sebeplere sarılmamızla elbette ilgilenir, onlardan gafil değildir. O da 1. Ya bizim istediğimizi bize verir 2. Ya başka bir şey verir 3. Ya da bu dünyada bir şey vermez mükafatı ahirete bırakır. Sonuçta bizim teşebbüslerimizle ilgilenmiş ama kendi ilm-i ezelisi ile bildiği hayır ne ise onu murat etmiştir. Biz her hal ü karda üzerimize düşeni yapmak ve neticeyi de Allah Teala’ya bırakmak zorundayız. Sonuçta “lütfun da hoş kahrın da hoş” deriz. İnsan yapıp ettiklerinin karşılığını ya dünyada ya da ahirette mutlaka alır. Yine Yüce Rabbimiz Kitab-ı Kerimi’nde şöyle buyurmaktadır:

وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (39) وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى (40)

İnsan için ancak yaptığının karşılığı vardır. Onun gayretinin neticesi ona mutlaka gösterilecektir.[11]

Bu ayet-i kerimeyi anlarken “insan” ifadesini akıldan çıkarmamalıyız. “Mümin” demiyor. “İnsan” diyor. Bu dünyada maddi ve manevi sebeplere gayr-i müslim de hakkıyla sarılarak gayret etse emeğinin karşılığını alır ve başarıya ulaşır. Bu da İslam aleminin niye bu kadar kan ve revan içerisinde olduğu ve geri olduğu ile alakalı soruya cevaptır. Allah’ın vermesi de alması da bir imtihandır. İnsanoğlu Allah’ın verdiği nimetlerin kıymetini bilmezse Cenab-ı Hak alır ve sebeplere hakkıyla sarılanlara ve üzerine düşeni yapanlara gayr-i müslim de olsa verir. Bunu yukarıdaki ayet ışığında da anlamak mümkündür. Yani bazen fakirlik, hastalık ve yokluk bizim için bir nimettir. Biz nimetin sadece bolluk olduğunu düşünüyoruz. Halbuki, insan ile Allah arasında iki tane perde vardır. Bunlardan birincisi mal, elden gidince, iflas edince veya işinden olunca Allah ‘a yakarıyoruz. Ama mal mülk yerinde iken Allah’ı hatırlamıyoruz. Bu manada mal, makam ve mevki Allah ile kul arasında bir perdedir. Bu perde kalktığında kul Allah’ı hatırlıyor. İkincisi de sağlıktır. Kul ne zaman sağlığını veya bir organını kaybetti Allah’a şifa vermesi için dua edip yakarıyor. Bu da sağlığın kul ile Allah arasında bir perde olduğunu göstermektedir. Dolayısı ile bu iki duruma baktığımızda bazen Allah’ın bazı nimetleri alması bizim için imtihan olmakla beraber bir nimettir. Çünkü sabır ve metanetimizle Yüce Rabbimiz bizlere bu sabrımız karşılığında ibadetle ulaşamayacağımız yüce mertebeleri nasib eder. Sonuçta “hakkımda şer bildiğim bu şey demek ki bir nimet ve lütufmuş”deriz.

Kulun üzerine düşen iki görev vardır. Birincisi fiili dua diğeri ise kavli duadır. Fiili dua sebeplere sarılmak, kavli dua da üzerine düşeni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakması ve hayrı murad etmesidir. Kulun Allah’a bağlılığı öyle kuvvetli olmalıdır ki, üzerine düşeni yaptıktan sonra netice ne olursa olsun ister olumlu ister olumsuz aynı tepkiyi vermelidir. Bu manada İbn-i Abbas’tan yapılan bir rivayette Allah Rasülü şöyle buyurur:

 

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ، أَنَّهُ حَدَّثَهُ: أَنَّهُ رَكِبَ خَلْفَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " يَا غُلامُ، إِنِّي مُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ: احْفَظِ اللَّهَ [ص:410] يَحْفَظْكَ، احْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ، وَإِذَا سَأَلْتَ فاَسْأَلِ اللَّهَ، وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ، وَاعْلَمْ أَنَّ الْأُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَنْفَعُوكَ، لَمْ يَنْفَعُوكَ إِلا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ، وَلَوِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوكَ، لَمْ يَضُرُّوكَ إِلا بِشَيْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ، رُفِعَتِ الْأَقْلامُ، وَجَفَّتِ الصُّحُفُ "

Delikanlı! Sana bazı sözler öğreteceğim: Allah’ın hakkını koru ki Allah da seni korusun. Allah’ın hakkını gözet ki O’nu hep yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste. Yardım dilediğinde Allah’tan yardım dile. Şunu bilmelisin ki, bütün toplum (varlık âlemi) bir konuda senin yararına bir şey yapmak için bir araya gelse ancak Allah yazmışsa sana destek verebilirler. Yine bütün toplum sana zarar vermek için bir araya gelse ancak Allah yazmışsa sana zarar verebilirler. Zira kalemler kaldırılmış, sayfalar kurumuştur.”[12]

Bu hadis-i şerifte Allah Rasülü İbn-i Abbas’a kadere teslimiyet dersi veriyor. Tarih boyu bazı mezhepler gelmiş. Bunlardan bir tanesi Cehm b. Safvan kurduğu Cehmiye isimli mezheptir. Bu mezhep kader konusunda “insanı rüzgarın önünde savrulan bir yaprak gibi olduğunu ve kaderde yazan şeyin bizim irademiz olmadan aynen tecelli edeceğini” iddia etmektedir. Bu ehl-i sünnet akidesine göre yanlıştır. Cehmiyenin görüşünü burada arzettikten sonra Kaderiye mezhebinin görüşünü de açıklamakta fayda vardır. Çünkü, şimdiki zamanda insanlarımızdan bazıları adı Cehmiye veya Kaderiye olmasa da o fırak-ı dallenin görüşlerine kapılabiliyorlar. Kaderiye mezhebi de, “insan fiilinin halikidır. Fiil ve davranışlarında tam özgürdür. Kulun fiillerinde  Allah’ın hiçbir dahli yoktur” şeklinde düşünür. Mutezile dediğimiz mezhep de kulun fiilinde tam özgür olduğunu düşünür. Bu fikirler ayet ve hadisi bağlamından kopararak cımbızlama tercümelerden kaynaklanmaktadır. Nassları genel olarak değerlendirdiğimizde kul fiilinin halıkı değil kasibidir. Yani kul fiili yaratmaz Allah yaratır. Kul sadece irade eder veya kesbeder. Kısaca fiili kul ile Allah beraber meydana getirir. Bunun için meşhur bir söz vardır. “Halk-ı şer şer değil, Kesb-i şer şerdir” yani, şerri halk etmek şer değil şerri kesbetmek şerdir. Burada fiili halk eden Allah Teala, fiili kesbeden de kuldur.Bu söz de bizim hadisten anlamamız gereken manayı anlamamıza yardımcı oluyor. Kısaca, kul fiilinin halıkı değil kasibidir. Ve bu tasarrufundan da sorumludur. 

 

 

 

Hidayet ve Kader

İman yani hidayet de nasip işidir. Cenab-ı Hak elbette kulunun cennete girmesini ister ve kulunun cennetlik ameller işlemesinden razıdır. Cehennemlik ameller işlemesine de razı değildir. Hak ve batıl yolu peygamberleri vasıtası ile göstermiştir. Kul bunlardan hayrı tercih ederse Allah Teala ona o yola gitmesini kolaylaştırır ve yaratır. Tam tersini irade ederse o zaman da cehennemin yollarını kolaylaştırır ve şerri yaratır. Kul için burada önemli olan onun iradesi ve tercihidir. Bunu daha iyi anlamak için şu örneği vermekte fayda görüyorum. Allah Rasülü’nün amcası Ebu Talip iman ile müşerref olamamıştır. Fakat Peygamberimiz amcasının iman etmesini çok istemiştir. Normal şartlarda baktığımızda Teala hiçbir peygamberini üzmez ve onun istediğini geri çevirmez. Kur’an-ı Kerime bakacak olursak, Hz. Nuh oğlunun iman etmesini istemesine rağmen Cenab-ı Hak nasip etmemiştir. Aynı şekilde Hz. Hud’un (as) eşi ve Hz. İbrahim’in (as) babası da aynı kapsamdadır. Yani Allah’ın peygamberleri olmalarına rağmen Cenab-ı Hak onları sevindirmemiş ve isteklerini kabul etmemiştir. Bunun sebebi şudur. Cenab-ı Hak kullarından bir adım veya bir jest bekliyor. Kul kendisi hidayeti için bir adım atmıyorsa peygamber yakını da olsa Allah onun hidayetine müsaade etmiyor. İş kulun iradesinde bitiyor. Kul Allah için bir adım atacak sonra da Allah Teala ona fazlasıyla karşılık vererek onun hidayetini nasip edecek. Buna Allah Rasülü’nün Veda Hutbesinde “burada bulunanlar bulunmayanlara anlattıklarımı tebliğ etsin, umulur ki burada bulunmayan bulunandan daha fazla istifade eder” şeklinde buyurması, hidayetin veya bir şeyden en iyi şekilde istifadenin kime ve nasıl nasip olacağının belli olmadığını gösteriyor. Sonuçta Allah’ın peygamberleri çok istemelerine rağmen Allah Teala yakınlarına hidayet nasip etmemiştir. Bu da kulun iradesine bağlıdır.

Yüce Rabbi’miz Kitabında şöyle buyurmaktadır.

فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

Nefse iyilik ve kötülüklerini ilham eden (Allah’a) yemin olsun ki;[13]

وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ

Ve deki: Hak, Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen de inkar etsin.[14]

            Bu ayet-i kerimeler aynı zamanda İslam’da iman etme hususunda zorlama olmadığını imanın tamamen irade işi olduğunu da ifade etmektedir. Zaten zorlama ile yapılan bir imanın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Allah Teala göstermelik imanı olanları münafık kategorisinde değerlendirip onların yerinin cehennemin en alt tabakası olduğunu ifade etmektedir. Peygamber veya kul olarak Allah’ın dinini tebliğ edenlerin üzerine düşen sadece sebeplere sarılıp tebliğ etmektir. Çünkü yüce Rabbimiz Kitabında şöyle buyurmaktadır.

فَإِنْ أَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْا وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ

Eğer teslim olurlarsa doğru yolu bulmuşlar demektir. Yok eğer yüz çevirirlerse sana düşen yalnızca duyurmaktır.[15]

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Allah Rasülü (sav) bize kader konusunda en güzel dersleri vermiş ve bizim doğruyu anlammamızı sağlamıştır. Bizim hayatımızda başımıza gelebilecek hemen hemen herşeyi görmüş ve onun tepkileri bizlere kadar gelmiştir. Allah Rasülü kul olarak üzerine düşeni yaptıktan sonra kavli olarak da Allah’a yakarmayı ihmal etmemiş ve hep en zor zamanlarda bile O’nunla irtibatı hiç koparmamıştır. Bizlere üzerimize düşeni yaptıktan sonra kendisine sığınmayı da ihmal etmemiz için aşağıda yazacağım hadisi Ümmü Seleme annemizden rivayetle öğretiyor ve diyor ki:

عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا خَرَجَ مِنْ بَيْتِهِ، قَالَ: " بِسْمِ اللهِ، تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ، اللهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ أَنْ نَزِلَّ أَوْ نَضِلَّ، أَوْ نَظْلِمَ أَوْ نُظْلَمَ، أَوْ نَجْهَلَ أَوْ يُجْهَلَ عَلَيْنَا "

Allah Rasülü evden çıkarken şöyle derdi: Bismillah, Ey Allah’ım! sana tevekkül ettim. Hak yoldan sapmaktan, saptırılmaktan; ayağı kaymaktan kaydırılmaktan; zulmetmekten, zulme uğramaktan; cahillik etmekten veya cahillikle karşılaşmaktan Sana sığınırım."[16]

 

 

 Hazırlayan: Hilmi GÖLÜKCÜ / Vaiz



[1] Buhari, Bedü’l-halk-6, Müslim, Kader-1.

[2]Buharî, el-Edebül-Müfred s. 168.

[3]Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1).

[4]Kamer, 54/49.

[5] Rad, 13/8.

[6] Hicr,15/21.

[7] Muvatta, Vebadan Kaçış, 1/336

[8] Tirmizi, Tıb-21,

[9] Tirmizi, Kıyame-63.

[10] Bakara, 1/216.

[11] Necm, 53/39.

[12] Müsned, 1/293, Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame- 59.

[13] Şems, 91/8.

[14]Kehf, 18/29.

[15] Al-i İmran, 3/20.

[16] Müsned, Ahmed b. Hanbel, 44/230, Tirmizi, Davaat- 34, Ebu Davut, Edep-103.

479 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Aktif Ziyaretçi13
Bugün Toplam296
Toplam Ziyaret1376590
Anlık
Yarın
30° 32° 23°