• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
  
MAKALELER
EĞİTİM SUNUMLARI
VAAZ ARŞİVİ
DİYANET FETVALARI

Müslümanların kiliseye girmesi caiz midir?

Müslümanların kiliseye girmesi caiz midir?

 

Ayine katılmayıp, gezi, gözlem bilgi edinme gibi amaçlarla veya ihtiyaç ve zaruret halinde kiliseye girmekte dinen bir sakınca yoktur.

 

“Dinlerarası diyalog” nedir? Bu tür faaliyetlerde bulunmak uygun mudur?

 

Diyalog, iki veya daha fazla kişinin karşılıklı konuşması, değişik ırk ve kültürlerden, farklı inanç ve kanaatlerden, farklı siyasi anlayışlardan insanların bir araya gelerek, medeni ölçüler içerisinde birbirleriyle iletişim kurma yoludur.

 

Dini alanda diyalog ise; hem bir dine mensup farklı grupların, hem de farklı dinlere mensup insanların, inanç ve düşüncelerini birbirlerine zorla ve etik olmayan yollarla kabul ettirme girişiminde bulunmaksızın, ortak meseleler etrafında hoşgörü ortamı içinde konuşabilmesi, tartışabilmesi ve işbirliği yapabilmesi demektir.

 

Dinler arası diyalog, kişilerin din tercihi konusunda tam bir hürriyete sahip olması ilkesine dayanmaktadır. İslâm dini de, din tercihi konusunda kişilere tam bir hürriyet tanımıştır. Bu esas; “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256) ayetine dayanmaktadır.

 

Konu ile ilgili diğer bazı ayetler ise şöyledir: “Dileyen mü’min, dileyen kâfir olsun.” (Kehf, 18/29) “Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi toptan mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mü’min oluncaya kadar zorlayacaksın.” (Yunus, 10/99)

 

Din hürriyeti belli bir zamana veya zümreye has olmayıp, süreklilik ve genellik arz eder. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.) dâhil kimseye baskı ve zorlama yetkisi verilmemiştir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde akla ve serbest düşünceye atıf yapılmış olması (Bakara, 2/66; En’am, 6/50); kişilerin hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın, kendi düşünceleri ve değerlendirmeleri ile doğruyu bulmaları gerektiğine işaret etmektedir.

 

Müslümanların, geçmişte İslam’a karşı husumet içinde olmayan gayrimüslimlerle geliştirdikleri güzel ilişkiler, insanlığa ışık tutacak çok önemli bir tarihi tecrübe oluşturmaktadır. Esasen bu ilişkilerinin temel ölçüleri Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade edilmiştir: “Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever. Ancak Allah sizi, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder.” (Mümtehine, 60/8-9)

 

Dinler arası diyalog kavramının Vatikan kaynaklı olması, burada Dinler Arası Diyalog Konseyi’nin bulunması; ayrıca bu terimin, bizzat bazı kilise yetkililerinin de ifade ettiği gibi misyonerliğin bir aracı olarak kullanılıyor olması ve benzeri sebepler, toplumumuzun bazı kesimlerinde diyalog hususunda tereddütler oluşturmuştur. Ancak art niyet taşımayan, samimi ve gerçek anlamdaki diyalog çalışmaları, her zaman faydalı ve gereklidir.

 

Diğer din mensupları ile diyalog kurmak, İslâm’ın temel ilkelerinden ve tevhit inancından taviz vermek demek olmadığı gibi Kur’an’ın Yahudilik ve Hıristiyanlıkla ilgili tespitlerini yok saymak anlamına da gelmez. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “De ki: Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aramızda müşterek bir söze gelin.” (Âl-i İmrân, 3/64) buyrulmaktadır. Bu bağlamda, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Peygamberliğini kabul etmemek, diyaloga engel teşkil etmediği gibi, diyalog sebebiyle İslâm’ın Peygamberlik inancından vazgeçilmesi de söz konusu değildir.

 

Hak din, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem’le başlamıştır. Esas itibariyle hak dinin temel prensiplerinde değişiklik yoktur. Fakat kabiliyetlerin, zaman ve mekânın, sosyal şartların değişmesine ve gelişmesine bağlı olarak ibadet şekilleri ve bazı hükümlerde değişiklikler olmuştur. Peygamberlerin getirdiği esaslarla fikirler geliştikçe, medeniyet ilerledikçe Allah Peygamberleriyle ortaya koyduğu dinlerini de tekâmül ettirmiştir. Bu tekâmül, Musevilik ve Hıristiyanlıktan sonra İslâmiyet ile zirveye ulaşmıştır. Buna paralel olarak, sahifeler halinde başlayan ilahi kitaplar, Tevrat ve İncil’den sonra, kıyamete kadar sürecek olan sonsuz mucize Kur’an-ı Kerim’le noktalanmıştır.

 

İslâm belirli bir topluma değil bütün insanlığa gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim, diğer kitapların da ihtiva ettiği temel esasları yeniden ortaya koymuş; daha önceki kitaplarda yer alan gerçekleri tasdik etmiş, tahrif edilen hususları da düzeltmiştir. İslâm’da, hak dinin temel prensipleri kesin bir şekilde ortaya konmuş, zamana ve mekâna göre değişebilecek hükümler din bilginlerinin içtihatlarına bırakılmıştır. Onun kıyamete kadar hak din olarak geçerliliğini sağlayan da bu niteliğidir.

 

Kur’an-ı Kerim bütünlük içinde incelendiğinde, kendilerine Peygamberlerin mesajı ulaşan kimselerin Ahiret hayatında kurtuluşa erebilmeleri için, diğer iman esaslarıyla birlikte Allah’ın gönderdiği bütün Peygamberlere de inanmaları gerektiği görülecektir. Peygamberlerden bazılarına iman edip bazılarını kabul etmemek, İslâm inancı ile bağdaşmaz. Nitekim Kur’an’da; “Şüphesiz, Allah’ı ve Peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp Peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, ‘Peygamberlerin kimine inanırız, kimini inkâr ederiz. ‘ diyenler ve böylece bu ikisinin arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kafirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa, 4/150-151) buyrulmaktadır.
 
Sonuç olarak, dünya barışı ve insanlığın problemlerinin çözümü için diğer din mensuplarıyla diyalog, dinimizin ön gördüğü bir faaliyet olup, İslâm’ın temel ilkeleri ve tevhit inancından taviz verilmesi anlamına gelmez.
Aktif Ziyaretçi15
Bugün Toplam1457
Toplam Ziyaret1318428
Anlık
Yarın
30° 32° 23°