• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
                
MAKALELER
EĞİTİM ve SUNUM DOSYALARI
VAAZ ARŞİVİ KATEGORİLERİ

Misafirperverlik -Yemek Yedirme-

Misafirperverlik -Yemek Yedirme-

Sâdık Dânâ

Amr ibn Âs radıyallahu anh'dan:

Bir adam Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'e:

- İslâm'ın hangi ameli daha hayırlıdır? diye sordu.

Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:

- "Yemek yedirmekliğin, tanıdığın ve tanımadığın kimselere selâm vermekliğindir", buyurdu. (Riyâzü's-Sâlihîn)

Ebû Yûsuf Abdillah bin Selâm radıyallahu anh'dan:

Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- "Ey nâs! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabanızı ziyâret ediniz. İnsanlar uykuda iken namaz kılınız, selâmetle cennete giriniz", buyurdu. (Riyâzu's-Sâlihîn)

Sahâbe'den birisi Resûl-ü Ekrem Efendimiz'e :

- Ey Allah'ın Resûlü bana öyle bir amel söyle ki beni cennete koysun. Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz cevaben:

- Yedirmek, herkesin selâmetini dilemek, güzel ve doğru söz söylemek, mağfireti mucîb sebeplerdendir, buyurdu.

Ebûbekir bin Lâl radıyallahu anh'dan:

Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Kim ki malının zekatını verir, misâfirine ikram eder ve uzaktaki akrabasını gözetirse, ruhunu cimrilikten korumuş olur.

- Misâfir için külfete girmeyin, misâfirin buna canı sıkılır, kim ki misafirini küstürürse, Allah'ı küstürmüş olur, Allah'ı küstürene de, Allah buğzeder. (Mekârim-i ahlâk)

Ahmed Ukbe bin Âmir radıyallahu anhdan:

Gene buyurdular:

- Misâfiri ağırlamayan (istemeyen) kimsede hayır yoktur.

Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in hâdislerine devam ediyoruz:

- Bir kimse aç bir mü'mini doyurursa. Cenâb-ı Allah da o kimseyi Cennet meyvaları ile doyurur. (Menâvî)

- Sizin güzideniz, yemek yediren kimsedir. (Menâvî)

- Aç bir kimseyi doyurmaktan efdâl bir ibadet olamaz. (Menâvî)

- Ramazan-ı şerif müstesna olmak üzere, nice oruç olmayan kimse vardır ki; Fukaraya yemek yedirmek ve infâk sebebiyle gündüz oruçlu ve gece kâim olan âbidlerden ziyâde me'cûr olur. (Menâvî)

- Yemeklerin en fenâsı, zenginlerin dâvet edilip de, fakirlerin çağrılmadığı düğün yemekleridir.

Yemeğe, ziyafete zengin çağrılmaz demek değildir. Bilhassa zenginleri çağırıp da fakirleri ayırt ederek çağırmamak muvafık olmaz. Yemeğe çağırırken yakın akrabaları, yakın komşuları bilhassa sâlihleri, fakirleri tercih etmelidir ve yemekler islâmî adap üzerine ikram edilmelidir.

Davette orucunu bozmak istemeyen bir kişiye. Resûl-ü Ekrem sallalahu aleyhi ve sellem:

- Senin kardeşliğin bu kadar külfete girdiği halde, sen (oruçluyum) demekte hâlâ ısrar ediyorsun buyurdu. (Beyhâkî, Ebû Said el-Hudrî'den)

- Davete icâbet etmeyen Allah ve Resûlüne isyan etmiştir. (Buhârî, Müslim)

- Allah ve Resûlüne iman eden, misafirine ikram etsin. (Buhârî, Müslim)

- Müslüman din kardeşine ikram eden, Allah'a ikram etmiş olur. (İsfehânî, Tergîb ve Terhib'den)

- Davete icâbet, sünnet-i müekkededir.

- Çağrılıp da gitmeyen, yani davete icâbet etmeyen, Allahü Teâlâ'ya ve Resûlüne âsi olmuş olur.

Ali kerremellahu veche:

- Bence, müslüman kardeşlerimden bir topluluğu bir araya getirip, kendilerine bir şeyler yedirip içirmem, sizin şu çarşınıza çıkıp bir köle azad etmemden daha iyidir, buyurdu.

İbn-i Ömer radıyallahu anh, yemek hazırlandığı zaman, o yakınlardan geçmekte olanları gözetlerdi. Eğer geçenler arasında çalımlı biri olursa onu çağırmaz, zayıf, düşkün birisini görürse onu hemen çağırırdı. Bu hareketinin sebebini şöyle anlatırdı:

- Yemeğe iştah ve ihtiyacı olanı çağırmayalım da olmayanı mı çağıralım. Bir dostunu, bir sevdiğini misâfir edip, yemek vermek, bir çok sadakadan daha üstündür.

MİSÂFİRE İKRAMDAN SUAL YOKTUR

Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Üç şeyden sual yoktur: Kulun sahurda yediğinden, iftar ettiğinden, misafirlerle yediğinden, buyurmuştur.

Cafer bin Muhammed kuddise sirruh:

- Din kardeşlerinle sofraya oturduğun zaman acele etme ki uzun sürsün. Çünkü bu zaman ömürden sayılmaz, buyurur.

Hasan Basrî kuddise sirruh:

- Kendine, babasına, annesine sarf ettiğinin hesabı vardır. Ama misâfirlere ikram edilen yemekten sual yoktur, buyurur.

Büyüklerden bazılarının âdeti bu idi. Misâfirlere sofra kurulunca, sofraya çok yemek koyarlardı.

'Misafirlerden artan yemeği yiyene, bu yediğinden sual yoktur' hâdisine imtisâlen 'sizin önünüzden kaldırdıktan sonra, bunları yiyeceğim' derlerdi.

Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

Bir din kardeşine doyuncaya kadar yemek ve su vereni Allah-ü Teâlâ Cehennemden yedi hendek uzaklaştırır. Her bir hendek arasında beş yüz senelik yol vardır.

Ve yine buyuruyorlar:

- Sizin hayırlınız, yemeği çok vereninizdir. (Kimyâ-i Seâdet'ten)

Tevrat'ta şöyle yazılıdır:

- Bir mil uzağa gidip, hastayı ziyaret eyle. İki millik yere, cenazeyi teşyi için git.

Üç mil uzaktaki yere davet edilirsen kabul eyle!

Dört millik yere din kardeşini ziyaret için git.

İbrahim aleyhisselam, misâfir aramak için üç-dört kilometre giderdi. Misâfir bulamayınca yemek yemezdi. Onun bu hususdaki sadakâtinin delili olarak, medfûn olduğu yerde, el'an ziyafet verilir. Orası geceleri bile misâfirsiz kalmaz.

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ...

Eskiden Anadolu'nun her vilâyet, kasaba ve köylerinde şahıslara mahsus selâmlık namıyla misâfirhaneler vardı. Buralarda misâfirler ağırlanır, onların istirahatları için her türlü fedakârlık yapılırdı. Hane sahipleri bu hizmetlerinden, değil yorgunluk hissetmek, bilâkis büyük bir zevk alırlardı. Hatta bu selâmlıklara, kendi oturdukları evlerden daha fazla itina gösterirlerdi. Misâfirine hizmeti Allah-ü Teâlâ'ya hizmet telâkki ederlerdi. Halbuki o zamanın şartlarına göre misâfire ikram etmek, memnun edebilmek, çok zordu.

Çünkü kasabalarda bile, elektrik yoktu, aygaz yoktu, buzdolabı yoktu, telefon yoktu. Musluklarda akan su yoktu. Bu kadar yokluklar içinde gönül huzuru ile hizmet vardı.

O zamanlar pek az miktarda motorlu vasıtalar, ancak büyük şehirlerde görülmekte idi.

Bu bakımdan, o devirlerde hep at veya at arabası ile yolculuk edildiği için, misâfirlerin at ve merkeblerinin yiyecek, içecek ve bakımı da hane sahibine aitti.

Merhum pederim, her sene Ramazan ayının on beşinden sonra (sıla-ı rahim niyetiyle) memleketi olan Kadınhanı'na gider, o zaman henüz hayatta olan halamın evine misâfir olurlardı. Bayramı orada geçirip, yolculuğun icabını yerine getirdikten sonra İstanbul'a dönerlerdi. Fakirleri memnun eder, bilhassa büyük bir torbaya doldurdukları çil çil sarı iki buçuk kuruşluklar, bütün kasabanın çocuklarına kâfi gelirdi.

Bir seferinde beni de götürdü, henüz sekiz-dokuz yaşlarında idim. Mutad üzere Ramazanın nısfını ve bayramı orada geçirmiştik.

Bir gün kasabayı gezerken, büyükçe bir köşk gözüme ilişti. Bu belki, o beldenin en büyük yapısı idi. Merhum pederime bu binanın kime ait olduğunu sordum. Tebessüm etti, bir şey demedi. Sonra kıymetli babacığım, eski misâfîrhanesini (sattığı yeni sahibinden izin alarak), beni gezdirdi. Cephesi gayet geniş, odaları büyükçe idi, duvarları yüksekçe olup üst katındaki geniş pencereler bahçeye nâzır idi. Bahçe taş duvarlarla çevrili olup tam ortasında mermer bir havuz vardı. Sözün kısası, o semtin en muhkem binası idi. Oradan ayrıldık. Sonra kendimizin oturduğumuz, yani benim dünyaya geldiğim evi gösterdi. O daracık, iki odalı, basık tavanlı, ufacık penceresi ile, o misâfirhanenin yanında bir bekçi kulübesi mesabesinde bile değidi. Bu, ecdadımızın ruhî fedakarlıklarına mühim bir ölçü idi.

O zamanın insanları, bu yüce meziyetlerle ahlâklandıkları için, o kudsî hizmetlerini Allah'ın rızasını tahsil yolunda, seve seve ifâ ederlerdi. Gerek Selçuklular, gerek Osmanlılar devrinde, o zamanın sultanları, vezirleri, paşaları tarafından pek çok hayır müesseseleri yaptırılmış, o hanlarda, misâfirhaneler ve hastahanelerde, yolcuların istirahetleri temin edilmiş, yemekler yedirilmiş, hastalar parasız olarak tedavi edilmiştir.

Fakat maalesef şimdi gerek şehirlerde gerek kasabalarda bu güzel, İslâmî, insanî adet terkedilerek, herkes kendi nefsinin esiri olmuş, zenginler de bir kısım komşuları aç iken, her türlü israf, doymamazlık, tefahür, yani zenginliği ile öğünmek illeti baş göstermiştir.

Bu gün yalnız Orta Anadolu, Şarkî Türkiye'mizin bazı şehir ve köylerinde bu İslâmî adap görülmektedir.

Çocukluğumuzda lâiklik bahane edilerek okullarda din dersi kaldırılmış, yerine musâhabe-i ahlâkiye dersi konulmuş, sonra o dahi çok ve yersiz görülmüş, yasak edilmişti. Bu suretle gençlik din bilgisinden, ahlâkî yaşayıştan da tamamen sistemli bir şekilde uzaklaştırılmıştır. Bugünkü ahlâkî çöküntünün yegane sebebi budur. Allah'ını peygamberini bilmeyen, tanımayan bir nesil, nasıl memleketini sever? Vatanına milletine hizmet eder?

Yemek yedirmek hakkında Yunus Emre Hazretleri'nin kıymetli beyitleri:

 

Geçib gitmek diler isen 
Ya düşmeyeyim der isen 
Şol kazandığın malını 
Allah için vermek gerek

Kazandığını veriben 
Yoksullara hoş görüben 
Hak hazretine varıben 
O oddan kurtulmak gerek.

Yegil, yedirgil biçâre 
Eksilirse tanrı vere. 
Bir gün tenin yere gire, 
Geri kalan nendür senin?

Kendin görürken ye yedir, 
Yoktur diye etme özür, 
Bu dünyadan hasıl nedir? 
Hayr ile bazarı ver al

Şol kahr ile kazananlar, 
Güle güle yedirenler, 
Götürdüm perdelerim 
Didârıma baksın demiş.

İKRAMI, GÜZEL AHLÂKLI KİŞİYE YAPMAK

Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Cennette öyle güzel köşkler vardır ki, bunlar hoş konuşan, yemek yediren ve herkes uykuda iken namaz kılanlar içindir. (Tirmizi)

- Amellerin en faziletlisi, bir müminin ayıbını örtmek, karnını doyurmak ve bir ihtiyacını karşılamak suretiyle onu sevindirmektir. (Taberânî)

Kıyâmet günü Allah-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bazı kullarına:

- "Ey âdem oğlu, ben acıktım bana niçin yemek vermedin?" diye sorar. O kul da:

- Sen alemlerin Rabbisin, sana nasıl yemek verebilirdik?

Allah-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri:

- Aç olan bir arkadaşın geldiğinde ona yemek vermedin. Eğer ona yemek verseydin, sanki bana yemek vermiş gibi sevap alırdın." buyurdu. (Müslim)

Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Yemek ziyafetlerinizi güzel ahlâklı kişilere veriniz. Giyeceklerinizden vereceklerinizi de mümin kişilere veriniz.

Abdülkâdir Geylânî kuddise sirruh buyurur:

- Sen güzel ahlâklı ve takvâ sahibi birisine ikrâmda bulunduğun ve dünya işlerinde yardım ettiğin zaman, onun işleyeceği güzel amellerde kendisine ortak olursun. Bununla beraber, onun ecrinden de herhangi bir şey eksilmez. Ona ikrâmda bulunmakla maksadında kendisine yardım etmiş, yükünü hafifletmiş ve Allah yolundaki adımlarını hızlandırmış olursun...

Eğer yemek ikrâmını münâfık mürâî ve Allah'ın emirlerine karşı gelen birisine yapar ve dünya işlerinde ona yardım edersen, bu takdirde onun kötü amellerine ortak olursun. Bununla beraber onun çekeceği cezadan herhangi bir şey eksilmez. Sen ona ikrâmda bulunmakla Allah'a isyan bâbında kendisine yardım etmiş olursun, dolayısıyla şerri de sana sıçrar.

Bir hâdis-i şerifte buyrulmuştur ki:

- Davet olunmadığı sofraya giden fâsıktır ve yediği haramdır. Her hangi bir kimsenin ziyaretini, yemek zamanında (davet olmadığı halde) yapması caiz değildir.

Yemeği vaktinde hazırlayıp misafirin önüne getirmelidir. Bekletmek muvafık olmaz. Davetlilerden bir ikisi, gecikmiş ise, sonradan yemeğe iştirak ederler.

İkrâm edilen yemekler arasında et, bal yahut herhangi bir tatlı bulundurmalı, sirkeli yeşil salata da, tavsiye edilir.

Sonra bütün yemekleri sofraya koymalı ki misafirler hepsini görsünler ve ona göre, yiyeceklerini bilsinler.

"BİSMİLLÂH" DEMEK

Yemek yeme hakkındaki Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri'nin muhtelif hâdis-i şerifleri:

- "Bismillah de sağ elinle ve önünden ye" (Ömer bin Ebû Seleme)

- "Yemek yediğiniz zaman Allah'ın adını yâdediniz. Eğer yemeğin evvelinde Besmeleyi unutur iseniz, evveli için de sonu için de 'Bismillah' deyin." (Ebû Dâvûd, Tirmizi)

- Bir adam evine giderken, evine girdiğinde ve yemek yerken Allah'ı yâd ederse, şeytan avanelerine: 'Burada sizin için barınacak yer, yiyecek yemek yoktur' der. Eğer o kimse evine girdiğinde Allah'ı zikretmeyecek olursa, şeytan avanesine 'Barınacak yer buldunuz; eğer yemek yerken Allah'ı zikretmezse yiyecek yemek buldunuz' der. (Cabir radıyallahu anh'dan -Müslim)

Bir gün otururken birisi yemek yiyordu. Besmele çekmemişti. Yemeği bitirdi, ancak bir lokması kalmıştı. Onu ağzına atarken, "Evvelinde, ahirinde de Bismillah olsun" dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz güldü ve sonra:

- Şeytan durmadan, bununla beraber yiyordu. Yemek yiyen adam Allah'ın adını zikredince, şeytan yediğini kustu." (Ümeyye b. Mahşî radıyallahu anh'dan, Ebû Davûd, Nesâî)

Ashâbından altı kişi ile beraber yemek yerken, bir bedevi gelip iki lokmada yemeği bitirdi. Bunun üzerine Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- Eğer besmele çekmiş olsaydı hepinize yeterdi, buyurdu. (Hazreti Aişe radıyallahu anha, Tirmizi)

Gene buyurdular ki:

- Bir kimse yemek yer de, 'beni it'am eden, doyuran, kuvvet ve kudretim olmadığı halde, bana rızık veren Allah'a hamd olsun' derse, geçmiş günahları bağışlanır, buyurmuştur. (Muaz bin Enes radıyallahu anh'dan, Ebû Davûd, Tirmizi)

Selef-i sâlihin, misafirleri için kendilerini hiç zorlamazlar, ikinci defa gelişlerinde, misafirlere sıkıntı vermemek için âdetin dışında bir şey yapmazlardı. Ve derlerdi ki:

- Misafirine mevcût olandan ikram eden kimse misafir hangi vakitte gelirse gelsin hiç telaşlanmaz.

Bekir bin Abdullah el-Müzeni kuddise sirruh der idi ki:

- Bir ziyafete çağrılan kimse, yanında birisini götürecek olursa, tokatı da hak etmiş olur. Eğer kendisine ev sahibi tarafından 'şuraya oturunuz' denildiği zaman 'Hayır ben oraya oturacağım' derse iki tokatı hak etmiş olur. Eğer ev sahibine 'Sen bizimle beraber yemiyorsun?' derse üç tokat hak etmiş olur. Zira her üç halde de onun bu hareketleri yersizdir.

Meymûn bin Mihrân hazretleri:

- Misafirine yemek verip de tatlı ikram etmeyen kimse yatsı namazını kılıp da vitir namazını terk eden kimseye benzer..." buyurmuştur.

Misafirine yemek çıkaran, arkadaşlarına ziyafet veren kimseye gerekli olan, kazandığı helal mal ile yapmaktır. Ve sofrasına mevcut olan en temiz örtüsünü örtmeli ve en kıymetli tabaklarla ikram etmelidir. Misafire saygı göstermek Cenâb-ı Hakk'a karşı hürmet ölçüsündedir. Yemeklerin yağına ve tadına itina etmelidir. Misafire vacip olan da, gösterilen yere oturmak, önüne konana razı olmak ve izin almadan ayrılmamaktır.

Yemek yediren kimse, hem mali fedakârlık, cömertlik, hem bedeni hizmet etmekle nefsinin tezkiyesi hususunda rahata kavuşmuş olur.

Ey Kardeş! Bunu bil ve nefsinin Selef'in bu hususdaki güzel ahlâkı ile ahlâklanıp ahlâklanmadığını iyi kontrol et. Bir de sakın "yemek yedirmek bizim yolumuzda yoktur" deme. Nitekim bazı tarikat mensubu olduğunu iddia eden samimiyetsiz cimri kimseler bu hatayı işlemekteler ve:

- Fakirlere ziyafet veren kimse, mekanını tembellerin durağı yapmış olur, demektedirler. Sen böyle düşünmekten sakın! Fukaraya karşı merhametli ol! Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur:

- Allah'ın veli kuluna verilen huy; cömertlik ve güzel ahlâktır.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, 1991 - Aralik, Sayı: 070, Sayfa: 024



Aktif Ziyaretçi11
Bugün Toplam556
Toplam Ziyaret635483