• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
                
MAKALELER
EĞİTİM ve SUNUM DOSYALARI
VAAZ ARŞİVİ KATEGORİLERİ

İslâm Hukukunda Günümüz Vakıf Meseleleri

İslâm Hukukunda Günümüz Vakıf Meseleleri


Prof.Dr.Vecdi AKYÜZ

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi



Vakıflar asıl itibariyle dinî bir kurumdur. Vâkıfın vakıf kurarken asıl amacı, Allah’a yaklaşmak (takarrub), vakfın sebep olduğu hayırlar sebebiyle Allah’ın rızasını kazanmaktır. İslâm’da servetin değeri kullanılmasına bağlıdır. Bu servet anlayışının sonucu olarak da hayır yapmak isteyen servet sahipleri, vakıfları bu yönde kullanmıştır. İslâm’da kişisel mutluluğun yanında toplumsal mutluluğun da önemli olması, müslümanların vakıf kurmalarında dinî bir sebep olarak görülebilir. Allah rızasını kazanmak için topluma din, eğitim ve kültür, şehircilik ve belediye, imar ve kalkınma, sosyal yardım ve dayanışma gibi hizmetlere yönelik kurulan vakıfların, geçmişte olduğu gibi günümüzde de pek çok sorunu vardır. Bu yazıda, bu sorunların sadece birkaçına değineceğiz.

  1. 1.      Vakıf Mütevellîsi

Sözlükte “başkasının işini gören, dostluk gösteren, bakımını üstlenen” gibi anlamlar taşıyan “mütevellî” kelimesi terim olarak vakfiye şartları, şer’î hükümler ve mer’î mevzuat çerçevesinde vakfın işlerini idare etmek üzere görevlendirilen kimseyi ifade eder. Bu görev ve yetkiye “velâyet”; görevlendirmeye ise “tevliyet” denilmektedir. Osmanlı uygulamasında mütevellînin yaptığı iş için, çoğunlukla tevliyet kullanılırdı.[1]

Bütün İslâm hukukçuları ittifakla, vâkıfın mütevellî tayini konusunda mutlak yetkiye sahip olduğunu kabul etmiştir. Genel olarak İslâm hukukçuları, mütevellîyi iki kısma ayırmışlardır: Birincisi; vâkıfın kurmuş olduğu vakfın idaresini yürütmek üzere tayin ettiği kişidir. Vâkıfın isteğiyle tayin edilen kimseye “meşrut mütevellî” denir. Kuruluş sırasında vâkıf, mütevellî belirlememişse, ya kendisi mütevellî olur veya bir başkasını tayin eder. Fukahânın çoğunluğu vakfın idaresinin hayatta olduğu süre içerisinde vakıf yapan kişinin hakkı olduğu görüşündedir. Ancak vakıf yapan kişi dilerse vakıf için başka bir idareci de tayin edebilir. Bu durumda atanmış olan vakıf idarecisi mütevellî, hayatta olduğu süre içerisinde vakıf yapan kişinin vekili durumundadır, vefâtından sonra ise onun vasîsi olarak kabul edilir. Bazı vakfiye metinlerinde, sadece adı tespit edilen bir şahıs mütevellî tayin edilirken, bazılarında ise vâkıf kendisinden sonra vakıf müessesesi ayakta kaldığı müddetçe kimlerin mütevellî tayin olunacağını da tespit edebilmektedir. Bu tür mütevellî tayinleri sultan, bey, paşa gibi ileri gelenlerin vakfiyelerinde görülmektedir. İkincisi ise; vâkıf tarafından mütevellî tayin edilmediği takdirde, kurulan o vakfın mütevellîsi hâkim veya hâkimin tayin ettiği kişidir; bu kişiye de “mansub mütevellî” denir.[2]

Hanefî mezhebindeki hâkim görüşe göre, vâkıfın evlât ve hısımları arasında bu işe ehil olan biri varsa onu yabancılara tercih etmek gerekir.[3]

Tek bir kişinin mütevellî olmasının dışında, birden fazla da mütevellî olabilir. Bunlara “mütevelli heyeti” denir. Ayrıca vakfın idaresini üstlenen mütevellînin dışında bir de tescil mütevellîsi vardır. Tescil Mütevellîsi; vakfın tescil işlerini yürütmek üzere vâkıf tarafından belirlenen kişidir. Bu kişinin görevi tescil işlerinin tamamlanması ile sona erer. Bu tayinin amacı; vakfın kuruluşuna ilişkin farazî davalarda vakfın tescilini mürâfaalı bir duruşmayla gerçekleştirmektir.[4]

Gerek Selçuklu ve Beylikler dönemi vakıflarında olsun, gerekse Osmanlı vakıflarında olsun genelde zürrî adı verilen aile vakıflarında vâkıf, ilk mütevellî olarak kendisini, sonra oğullarını, daha sonra oğullarının oğullarını nesli kesilene kadar mütevellî tayin etmektedir. Bazı vakfiyelerde vâkıf, kendi soyundan olan kızlarını ve onun çocuklarını hariç tutarken, bazı vakfiyelerde ise kızlara da erkek çocuklarıyla eşit haklar tanınmıştır.

Vâkıfın nesli kesilirse, yine vâkıfın isteği doğrultusunda bir akrabasının veya (eskiden âzatlı kölesinin) neslinden gelenler mütevellî tayin edilebilmektedir. Vakfı devam ettirecek kimse kalmazsa, genelde vakfın bağlı bulunduğu bölge kadısının mütevellî olması veya güvenilir birisinin tayin edilmesi istenmektedir.

  1. 2.      Mütevellînin Görevleri

Vakıfların işlerini yürütmek amacıyla tayin edilen mütevellîlerin vakıflarla ilgili çeşitli vazifeleri vardır. Herşeyden önce mütevellî, vekildir. Hanefîler’den İmâm Muhammed ve Hanbelîler’e göre mütevellî, vakıftan yararlananların vekilidir.[5] Zira bunların yararını korumak için tayin edilmiştir.

Hanefîler’den Ebû Yûsuf’a göre, mütevellî devletin veya hâkimin vekilidir. Bunun dışında mütevellî, vakfın iş ve işlemlerini bizzat yürütmek, ihtiyaç olan durumlarda vekil tayin etmektir. Ayrıca mütevellî vakıfları tamir eder, korur, vakıfların bir kısım akarlarını kiraya verir, kira paralarını toplar veya toplatır, vakıfların hukukunu korumak için gerekirse dava açar.[6]

Diğer taraftan mütevellînin yaşının küçüklüğü, uzun bir yolculuğa çıkması, vakfın işlerini yapmaktan âciz olması gibi üçüncü bir kişiye ihtiyaç duyulması halinde hâkim, vekil tayin edebilir.[7] Mütevellîler kendi salâhiyetleri dâhilinde bulunan işleri bizzat yapar veya yaptırırlar. Hâkimin re’yine bırakılan hususları ise ona gösterirler. Hâkim isterse bunları, ifası için mütevellîye yetki verebilir.[8]

Mütevellîlerin yaptıkları bu kadar hizmet karşısında, Mecelle’nin 88. maddesi olan “Külfet nimete ve nimet külfete göredir.” kaidesi gereği, mütevellîlere birtakım nimetler sağlanmıştır. İşte bu nimetlerin başında, mütevellîye tanınan tasarruf yetkisi ile bu görevi karşılığında hak ettiği ücret gelmektedir.[9] Fakihler bu hükme temas ederken Hz.Ömer ve Hz.Ali’nin, mütevellînin vakfı kendisi için bir gelir kaynağı kabul etmemesi şartıyla mâruf ölçüde gelirinden faydalanmasına imkân veren söz ve uygulamalarını örnek gösterirler.[10] Mütevellî, tamamen gönüllü şekilde de görev yapabilir.

Mütevellîye ödenecek ücret zamana, vâkıfın imkânlarına göre değişir. Mütevellînin ücretini ya malını vakfeden vâkıf veya kadı (hâkim) tayin eder. Böyle bir tayin yapılmamış ise, mütevellî, hâkime başvurarak kendisine ücret takdir edilmesini talep eder veya işleri karşılıksız yürütür.

Vakıf mütevellîlerini teftiş edecek ve muhasebesini yürütecek makam, genellikle hâkimlerdir. Bir vakfın mütevellîsi mevcutken, hâkim o vakfın tasarrufuna karışamayacaktır. Mütevellî, İslâm esasları dâhilinde vakıf üzerindeki tasarrufunu kullanacaktır. Kendi ihmal ve kusuru sonucu olmaksızın telef ve zâyi olan vakıf mallarından sorumlu tutulmaz. Beklenmeyen sebepler veya önüne geçilmesi mümkün olmayan hadiseler sonucu meydana gelen zararlardan, mütevellî sorumlu değildir. Ancak vakıf hakkında hıyanet ve suistimallere ait bazı emâreler hissolunduğu takdirde hâkim derhal vakfa dair işlemlerini teftiş ve muhasebesini isteyebilir. Hainliğini veya suistimalini yakaladığı takdirde, mütevellî, vâkıfın kendisi bile olsa, hâkim onu mütevellîlik görevinden alabilir. Mütevellî, kendi kusur ve ihmali sonucu meydana gelen zararları tazmin etmekle yükümlüdür.

Mütevellî görevinden istifa edebilir. Gerektiğinde vâkıf veya hâkim onu, hıyanet, sefâhat, ihmal ve benzeri durumlarından dolayı azledip görevinden alabilir.

  1. İstibdâl  (Vakıf Mallarının Değiştirilmesi)[11]

Vakfiyede, vâkıfın vakfın örgütü, yönetimi ve gelirlerinin ilgililere dağıtımı için belirlediği kuruluş ve işleyiş şartları bulunmaktadır. Vâkıfın koyduğu kurallar, eğer naslara uygunsa uymak zorunludur. “Vâkıfın şartı, Şâri’nin nassı (âyet ve hadis) gibidir.” sözü, temel umde kabul edilir. Bu şartlardan biri de, istibdâl şartıdır.

İstibdâl; taşınır veya taşınmaz vakıf bir malın başka bir malla değişimine verilen addır. Bu terimle alâkalı diğer bir terim ise ibdâldir. İbdâl; yerine bir başka vakıf mal satın alabilmek için herhangi bir vakıf malı nakitle satmaktır.[12] Vakıfların satımı işlemi de istibdâl başlığı altında incelenir.

İstibdâli önemli hale getiren iki husus bulunmaktadır. Birincisi; vakfın devamlılık/süreklilik (teb’îd) şartının gerçekleşmesi bu şarta bağlıdır. İkincisi; çokça tartışılan, suiistimal edilen bir konu olmasıdır. Vakfın devamı için kullanılan bu şart, tam tersi ortadan kaldırmak amacıyla da kullanılmıştır, kullanılabilir.[13]

Hanefî hukukçular, istibdâlin kötüye kullanılmasını engellemek için bazı şartlar ortaya koymuşlardır:

a) Vakfiyyede istibdâl şartının yer alması: Vâkıf, kendisi, mütevellî veya başka bir kimse tarafından istibdâl yapılması şartını koyabilir. Eğer bu şart varsa, hâkim kararına gerek kalmadan istibdâl yapılabilir.[14] Hanefî hukukçuları, mescidin istibdâlinin câiz olmadığı konusunda ittifak halindedirler.[15]

b) Vakıf akarın yararlanılır olmaktan çıkması: “İstibdâl meşrut veya zaruret mevcut olduğu takdirde, vakıf akarı istibdâl câiz olur.”[16] Bu durumda, tüm Hanefî hukukçuları câiz olduğuna dair ittifak halindedirler. Ancak, istibdâl için, vâkıf tarafından bile yapılsa, hâkim kararına gerek vardır.

c) Vakıf intifâ edilir haldeyken vakfa daha yararlı bir yer almak için istibdâl yoluna başvurmak: Hanefîler, arasında çokça tartışılan bir konudur. Birçok Hanefî hukukçusu, bunu câiz görmemiştir. Çünkü bu işlemin menfaat düşkünü insanlar tarafından istedikleri gibi kullanılabilir olma tehlikesi ortaya çıkmaktadır. Ebû Yûsuf ise, hâkim kararıyla mümkün olduğunu söyler. Osmanlı döneminde, bu görüşe fetva verilmiş ve birçok vakıf malı yağmalanmıştır. Bu suistimal, maalesef günümüzde de aynen sürmektedir.

d) Vâkıfın istibdâli yasaklaması: Bu konuda, iki görüş mevcuttur: i) İstibdâl etmek câiz değildir. ii) İstibdâl etmek câizdir; bu görüşü savunan Ebû Yûsuf’tur. Hâkim eğer maslahat görüyorsa, istibdâl yapabilir.

Temel esasları belirtilen istibdâl yapılırken, şu ilkelere uyulmalıdır:

1) Vakıf malları, vakıf için gelir getiremez veya getirdiği gelirin giderini karşılayamaz duruma gelmesi,

2) Vakfın tamir edilerek eski haline iâdesi için başka türlü gelir kaynağı bulunamaması,

3) Satım akdinde gabn-i fâhiş (bedelinin 1/5 ‘inden daha düşük bedelle satış) olmaması,

4) Vakıf malının mütevellî yakınlarına (kendi lehinde şahitliği câiz olmayan), borçlu ve alacaklılarına yapılmaması,

5) Bedel olarak alınacak akarın, yer ve mevkisi itibariyle vakıf akarın bulunduğu yerden daha aşağı olmaması,

6) İstibdâl muâmelesinin izn-i kâdî ve emr-i sultânî ile yapılması,

7) Bu değişimi yapacak olan hâkimin, ilim ve ameliyle temeyyüz etmiş olması.[17]

Vakfın istibdâli konusunda birçok görüş ortaya konulmuş, bu husus bir sürü yeni düzenlemelere mâruz kalmıştır. Çoğu kişi istibdâlin iki tarafı keskin bıçak olmasından çekinerek net görüş ortaya koymamıştır.

  1. Zürrî Vakıflar (Aile Vakıfları)

Vakfın başlangıç itibariyle belirli bir şahıs veya şahıslar lehine kurulması durumunda vakıf, ehlî vakıf adını alır. Vâkıfın yararlanan kimseler olarak kendi soyundan gelen kimseleri seçmesi durumunda kurulan vakıf, bir aile vakfı olur.

Şahısların belirli olmasından kastedilen şey bu şahısların bizzat veya vasıf itibariyle belirli olmasıdır. Birinci duruma örnek bir vakfın Ahmet, Mehmet gibi belirli şahıslar lehine kurulmuş olmasıdır. İkinci duruma ise örnek vakfın, vâkıfın veya Ahmet’in çocukları lehine kurulmasıdır. İkinci durumda vâkıfın veya Ahmet’in vakıf esnasında hayatta olan çocukları ile daha sonra doğacak çocukları vakfın lehine kurulduğu kişiler kapsamına girer.

Ehlî vakıflar belirli bir kişi veya o kişilerin çocukları lehine kurulduğundan dolayı, bu vakfın sürekli olabilmesi için, hak sahibi olacak kişilerin tamamen ortadan kalkma ihtimali göz önünde bulundurularak, vakıf cihetinin süreklilik arzeden bir cihet şeklinde belirlenmesi gerekir. Bu yüzden ehlî vakıflar kurulurken, neslin inkiraza uğraması durumunda vakıftan faydalananların ortadan kalkması düşünülmeyecek bir hayır cihetine tahsis edilmesi gerekir. İmâm Muhammed’e göre, bunun vakıf kurulurken açıkça belirtilmesi gerekir. Aksi takdirde vakıf, sahih bir şekilde kurulmamış olur. Ebû Yûsuf’a göre ise, bunun açıkça zikredilmesine gerek yoktur. Bu durumda, neslin inkirazından sonra, vakıf gelirleri fakirlere sarfedilir. Amacı biten vakfın yeni amacı, fukarâya yardım ve destek olur.

Bir vakıf kuruluş aşamasında belirli bir bölümü ehlî, diğer bölümü ise hayrî vakıf şeklinde de kurulabilir. Örneğin; vâkıfın arazisinin gelirinin üçte ikisini çocukları ve onlardan sonra onların çocukları, üçte birini ise bir mescide veya okula tahsis etmesi.

Hukukî bir akit olan vakıf ile bir kimse Allah’a yakın olma amacıyla herhangi bir mülkünü hayır amaçlı bir gayeye müebbeden tahsis eder. Bu gayenin hemen yerine gelmesi şart koşulmamıştır. Gelirin tamamının doğrudan asıl gayeye vakfedildiği vakıflara hayrî vakıf denirken; gelirin tamamının ya da bir kısmının asıl gayeye ulaşmadan önce vâkıfın aile fertlerine, onların nesli tükendikten sonra asıl gayeye sarf edildiği vakıflara zürrî vakıf denir.[18] Genellikle,zürrî vakıflarda vâkıf, vakfı öncelikle ailesine, onların nesli tükendikten sonra da asıl gaye olan fakirlere, kamu müesseselerine ya da Mekke ve Medine’de (Harameyn’de) yaşayanlara vakfetmektedir.[19]

Zürrî vakıflara, ehlî vakıflar (vakf-ı ehlî)[20] ya da evlâtlık vakıflar (vakf-ı evlâd) da denmektedir.[21] Türk Medenî Kanunu’nda zürrî vakıflara, aile vakıfları adı verilmektedir.[22]

Zürrî vakıflar, vakıf olmaları hasebiyle hukukî bir akittir. İslâm Hukuku’nda hayrî vakıfların cevâzı hususunda ihtilaf yokken, zürrî vakıfların cevâzında ihtilaf vardır.[23]

A- Zürrî vakıfların lehindeki görüşler: Fakîhlerin büyük çoğunluğu, vârislere yapılan zürrî vakıfları câiz görmüşlerdir. Onlar, vâkıfın hayattayken hibe yoluyla da vârislerine bağışta bulunmasının helâl olmasını, delil olarak getirmişlerdir. Buna ilâveten, insanın öncelikle yakınlarına sadaka yapması gerekir. Hz. Peygamber (a.s.), “Hısımlara sadaka, hem sadaka, hem sıladır.” buyurmuştur.[24]

İslâm tarihinin ilk dönemlerinden itibaren zürrî vakıflara rastlanılmış olması, bu tür vakıflara ilk dönemlerden itibaren izin verildiğine delâlet eder.[25] Zaten vakıf alanında yazılmış olan ilk eserlerde de Hanefî fakihler Hilâl ve Hassâf, aile fertlerine yapılan vakfın sonuçlarını tartışırken, hukukî meşruiyetini hiç tartışmamışlardır. Osmanlı Devleti’nde, zürrî vakıfların aleyhindeki görüşlere iltifat edilmemiş ve zürrî vakıflar câiz görülmüştür.[26]

B- Zürrî vakıfların aleyhindeki görüşler: İslâm toplumlarında modernleşme hareketleriyle birlikte genelde vakıflar, özelde de zürrî vakıflarla ilgili tartışmalar ortaya çıkmıştır. Bilhassa Mısır’da ortaya çıkan bazı âlimler, zürrî vakıfların ilga edilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Bu görüşü savunan kimseler, vâkıfın, malını mirasçılarından bazısına vakfedip, bazısını da malından mahrum etmesini, İslâm hukukun miras sisteminden başka bir sistem aramak anlamına geleceğini söylemişlerdir. Ayrıca, miras hukukuna göre herkesin payı belirlenmiştir ve mirasçıya vasiyet de câiz değildir. Zürrî vakıflarda, kurbet mânası da yoktur. Mısır’da, bu görüşlerden dolayı zürrî vakıflar kaldırılmışsa da, Osmanlı Devleti’nde zürrî vakıflar câiz görülmüştür ve zürrî vakıfların aleyhindeki görüşlere ehemmiyet verilmemiştir.[27]

Zürrî vakıflara yöneltilen diğer eleştiriler de, bu tür vakıflarda Allah’a yaklaşma amacının (kurbet) ikinci plana itilmesi, hayır şartının sembolik yâhud nesebin yok olması halinde söz konusu olması,[28] vâkıfın mülkiyetinde olan bazı malları kutsallaştırarak ailesine sürekli bir gelir kaynağı sağlamasıdır.[29] Bilhassa Ömer Lütfi Barkan, aileye vakfedilmiş çeşitli vakfiye örneklerini sunduktan sonra vakıfların her zaman “kurbet” kasdıyla yapılmış olacağının iddia edilemeyeceğini ifade ederek, İslâm hukukun prensiplerine aykırı düşen bu tarzdaki bazı vakıfların mevcut halleriyle Şeriat’e göre câiz olup olmayacaklarının dahi tartışılabileceğini söylemiştir.[30]

 

 Kaynak: Din ve Hayat Dergisi



[1] Öztürk, Nazif, “Mütevellî”, DİA (İstanbul, 2006)), XXXII, 217.

[2] Öztürk, “Mütevelli”, s. 217.

[3] Öztürk, “Mütevelli”, s. 217.

[4] Öztürk, “Mütevelli”, s. 217.

[5] Fetâvâ-yı Hindiyye, 2/412.

[6] Karaman, Hayreddin, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul, 1974, s.220.

[7] Öztürk, “Mütevelli”, s. 217.

[8] Karaman, a.g.e., s.220.

[9]  Muhammed Ebû Zehrâ, Muhâdarâtfi’l-Vakf, Mısır, 1971, s.334.

[10] Hassâf, Ahkâmu’l-Evkâf, s.345.

[11] Benzer hükümlerin yer aldığı günümüz Türk vakıf hukuku mevzuatındaki durum için bk. TVK, 12-13; TMK, 107/son fıkra, 113/son fıkra.

[12] Öztürk, Nazif, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesi, s.267.

[13] Akgündüz, Ahmet,  İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1988, s.373.

[14] Berki, Ali Himmet, Vakıflar, 2. bs., İstanbul: Aydınlık Bas., 1946, s. 246, m. 236; Öztürk, Nazif, a.g.e., s.267.

[15] Öztürk, a.g.e., s. 267; Ali Haydar Efendi, Tertîbü’s-Sunûf fî Ahkâmi’l-Vukûf, İstanbul: Şirket-i Mertebiye Mat., 1240/1582.

[16] Berki, Vakıflar, s.235, m.243.

[17] Öztürk, a.g.e., s. 268.

[18] Berki, Ali Himmet, Vakıflar: Medenî Kanunda Tesis ve Vakıflar Kanunu Hükümleri, Ankara: Nur Mat., 1950, 2/9; Çataltepe, Sipahi, İslâm-Türk Medeniyetinde Vakıflar, İstanbul: Türkiye Milli Kültür Vakfı, 1991, s. 31; Öztürk, Nazif, Menşei ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara: Vakıflar Genel Müdürlüğü, 1983, s.84; Yediyıldız, Bahaeddin, “Vakıf”, İslâm Ansiklopedisi, XIII/154; Akgündüz, Ahmet, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi,  s.201.

[19] Öztürk, a.g.e., s.84; Yediyıldız, Bahaeddin, XVIII. Yüzyıl Türkiye’de Vakıf Müessesesi: Bir Sosyal Tarih İncelemesi, Ankara: Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu, 2003, s.16.

[20] Ali Haydar Efendi, a.g.e., s.75.

[21] Akgündüz, a.g.e., s.201.

[22] Berki, a.g.e., 2/9

[23] Akgündüz, a.g.e., s.201.

[24] Akgündüz, a.g.e., s.202.

[25] Tuncay, Aydın, Eski Vakıf Hükümlerimiz ve Vakıflarla İlgili Bazı İnceleme ve Sorunlar, İstanbul: Yıldız Sarayı Vakfı, 1984, s.137.

[26] Akgündüz, a.g.e., s.202.

[27]  Akgündüz, a.g.e., s. 201-2.

[28]  Akgündüz, a.g.e., s.201; Öztürk, a.g.e., s.84.

[29] Yediyıldız, a.g.e., s.17-8.

[30] Barkan, Ömer Lütfi, Evlâdlık’ Vakıflar ve Bu Vakıflarla İlgili Bazı Meseleler, s. XXXIII.




Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam144
Toplam Ziyaret742046