• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
                
MAKALELER
EĞİTİM ve SUNUM DOSYALARI
VAAZ ARŞİVİ KATEGORİLERİ

Korku ve Ümit Arasında Yaşamak-1

KORKU VE ÜMİT ARASINDA YAŞAMAK

 

أَفَأَمِنُواْ مَكْرَ اللّهِ فَلاَ يَأْمَنُ مَكْرَ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ:

 

      “Allah’ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın (böyle) mühlet vermesinden emin olamaz.”  (A’RAF SURESİ – 99. AYET)

 

     İnsanın sağlığı yerindeyken, korku ve ümidi birbirine eşit olmalıdır. Hastalık halinde ise, ümidi daha ağır basmalıdır. Kitap, sünnet ve diğer naslardan çıkarılan şer’i kurallar bu konuda birbirini desteklemektedir.

 

AYETLER

 

أَفَأَمِنُواْ مَكْرَ اللّهِ فَلاَ يَأْمَنُ مَكْرَ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ:

 

     “Allah’ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın (böyle) mühlet vermesinden emin olamaz.”  (A’RAF SURESİ – 99. AYET)

 

     Ayette geçen MEKR, Allah’ın nimet verip dururken ansızın azaba çarptırması, günah işlemelerine rağmen insanlara azap etmeyip süre tanıması gibi anlamlara gelmektedir. Mekr sonuçta Allah’ın azabı, düzen kuranların düzenini bozması, onları belki de hiç beklemedikleri bir zamanda yakalayıvermesi demektir. Bu sebeple mevcut duruma bakarak kimsenin Allah’ın azabına karşı kendisini emniyette hissetmemesi, daima bir gün azaba uğrayabileceği endişe ve korkusu içinde bulunması gerekir. İnsanın başarıları ve ne yaparsa yapsın başına herhangi bir sıkıntının gelmemesi onun için asla bir garanti anlamı taşımaz. Hata ve günahlarından dolayı her an hesaba çekilebileceğini asla unutmamalıdır.

     Allah’ın azabına karşı anlamsız bir korkusuzluk duygusuna kapılan kimseler ancak gerçek hüsrana uğrayanlardır. Zira aldanmak asıl böyle bir yanlış duyguya kapılmaktır. Asıl korkulacak olan şey, böylesi bir korkusuzluktur. Bu sebeple müminlerin, sürekli bir hesaba çekilme kaygı ve endişesi ile yaşamaları uygun olur. Bu, işin bir tarafıdır. Öbür tarafını da şu ayette buluyoruz:

 

يَا بَنِيَّ اذْهَبُواْ فَتَحَسَّسُواْ مِن يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلاَ تَيْأَسُواْمِن رَّوْحِ اللّهِ إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِن رَّوْحِ اللّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ:

 

     “Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”  (YUSUF SURESİ – 87. AYET)

 

 

     Allah’ın azabından emin olduğunu iddia edenler, hüsrana uğrayan kimselerdir. Allah’ın rahmetinden ümit kesenler de kâfirlerdir. Yani durum ne kadar umutsuz görünürse görünsün, hata ne kadar büyük olursa olsun Allah’ın rahmetinden ümit kesmek doğru değildir. Müminler, Allah’ın rahmetine karşı sonsuz bir ümit içinde olmalıdırlar. O’na ve rahmetine karşı gösterilecek bir ümitsizlik –Allah korusun- insanı imandan eder. O halde Müslüman, hayatını dipsiz bir korku ve sonsuz bir ümit içinde sürdürecektir. Bu sebeple en umutsuz anlarda bile müminde ümit tükenmez. Gerçek bir mümin, hayatının iki kutbu dipsiz korku (HAVF)  ve sonsuz ümit (RECA) olan kimsedir. Bu ikisi birden bir gönülde yer tutmuşsa, canlı bir iman hayatından söz etmek mümkündür. Aksi halde etkili ve olgun bir iman ve amel olayından bahsetmek mümkün olmayacaktır.

 

يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكْفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ:وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللّهِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ:

 

     “Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.) İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir). Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler; orada ebedî kalacaklardır.”  (ALİ – İMRAN SURESİ – 106/107. AYETLER)

 

     Bu ayette kıyamet günü, dünyadaki durumların tabii sonucu olarak iki ayrı halin görüleceği, bazı yüzlerin ağarıp bazılarının da kararacağı hatırlatılmaktadır. Korkuyu veya ümidi yitirmiş yüzlerin kararacağı, ikisini birden yaşamayı başaran yüzlerin ağaracağı, mutlu olacağı bildirilmektedir. Kimi korkusuzluğunun, kimi de ümitsizliğinin cezasını çekerken, her ikisini dengeli bir biçimde hayatında hissedenler bunun mutluluğunu yaşayacaklardır.

     Ayet, iki ayrı durumu bir arada bildirmek suretiyle, ümit ve korkunun bir arada bulunabileceğine işaret etmiş olmaktadır. Bundan sonraki ayetlerde de bu iki hususun bir arada zikredilmiş olduğunu görüyoruz:

 

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَن يَسُومُهُمْ سُوءَ الْعَذَابِ إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُلَغَفُورٌ رَّحِيمٌ:

 

     “Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara en kötü eziyeti yapacak kimseler göndereceğini ilân etti. Şüphesiz Rabbin cezayı çabuk verendir. Ve O çok bağışlayan,  pek esirgeyendir.”  (A’RAF SURESİ – 167.AYET)

 

     Yüce Rabbimiz, kendisine isyan edenlere hak ettikleri cezayı süratle verir. Aynı zamanda da O, kendisine itaat edenlere af ve mağfiret ile muamele eder. Allah’ın bu iki sıfatının bir ayette böyle peş peşe bildirilmiş olması, korku ve ümidi bir arada ve sürekli yaşamak gerektiğini göstermektedir. O’nun bu iki sıfatından birinden gaflet etmek, insanı ya anlamsız bir korkusuzluğa veya gereksiz bir ümitsizliğe sürükler ki, her iki halde de insan son derece büyük bir yanılgıya düşer. Kulluk ne korkusuzların ne de ümitsizlerin sıfatıdır. Denge, hem korkulu hem de ümitli olmayı gerektirmektedir. Konu, başka bir ayette bir başka tespitle şöyle ifade edilmektedir:

 

إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ:وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ:

 

     “İyiler muhakkak cennettedirler, Kötüler de cehennemdedirler.”  (İNFİTAR SURESİ – 13/14. AYETLER)

 

     Ahiretteki durumları itibarıyla insanlar ikili bir ayrıma tabidirler. Ya cennet ya da cehennemdedirler. Bu kesin gerçek, dünyada yaşarken her iki sonucu da hesaba katmak lazım geldiği fikrini vermektedir. Burada birbirini takip eden iki ayrı ayette ümit ve korkunun gereği belirtilmiş olmaktadır.

 

فَأَمَّامَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ:فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ:وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ:فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ:

 

     “O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse. İşte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur. Ameli yeğni olana gelince. İşte onun anası (yeri, yurdu) Hâviye’dir.”  (KÂRİA SURESİ – 6/9.AYETLER)

 

     Bu dört ayette ahiretteki durum açıklanmakta, beş numarada geçen iki ayette olduğu gibi nimet veya azaptan oluşan ikili durum bir kez daha teyit edilmektedir. Kur’an-ı Kerim, konuyu öneminden dolayı tekrar tekrar açıklamıştır. Allah korku ve ümit konusunu değişik boyutlarda ve ısrarla işlediğine göre, bu hususta çok hassas ve dikkatli davranmak gerekmektedir. Korkusuzluk veya ümitsizlik değil, korku ve ümit arasında (BEYNE’L HAVF VE’R-RECA) bir hayat tercih edilmelidir.

 

HADİSLER

 

     Ebu Hüreyre (RA)’tan rivayet edildiğine göre Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:

     “Eğer mümin, Allah’ın azabının nitelik ve niceliğini bilseydi, cennet ümidine kapılmazdı. Kâfir de Allah’ın rahmetinin nitelik ve niceliğini tam olarak kavrayabilseydi, O’nun cennetinden asla ümidini kesmezdi.”

     Hadis-i şerif, Allah’ın rahmet ve azap edici olduğuna dair sıfatlarını çok çarpıcı bir şekilde açıklamaktadır. Sayısız sıfatları içinde özellikle bu iki sıfatının mahiyetini kavramanın mümkün olmadığını ortaya koymaktadır.

     Cenneti ümit etmek müminlere has bir meziyetken, Allah’ın azabı karşısında onlar bile cenneti ümit edemez hale gelirlerse, başka kimsenin özellikle kâfirlerin böyle bir ümide kapılması hiç mümkün olmayacaktır. Aynı şekilde ümitsizlik kâfirlere tahsis edilmişken, Allah’ın rahmetinin enginliği karşısında onların bile ümitsiz olmalarına gerek olmazsa, hiç kimsenin özellikle hiçbir müminin Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemesi gerekir. Netice itibarıyla mümin, Allah’ın rahmetine güvenerek azabından emin olamaz; kâfir de O’nun rahmetinden ümit keserek O’nun kapısına başvurmaktan geri duramaz. O halde herkesin korku ve ümit içinde (beyne’l havf ve’r-reca) yaşaması gerekmektedir. Bir başka ifadeyle; iman ve ibadet üzere iken azap endişesini, küfür ve isyan içindeyken de rahmet ümidini eksik etmeden yaşamak lazımdır. Korku ve ümit, Müslüman hayatının eksi-artı kutupları gibidir. Nasıl eksi-artı kutupları olmadığı zaman, kimyasal bir olay cereyan etmiyorsa, korku ve ümit unsurları bir arada bulunmadığı zaman da dengeli ve anlamlı bir iman hayatından söz etmek mümkün olmaz.

     Bu hadisin anlamını şöyle ifade etmek te mümkündür: Mümin cennet ümidi taşıyorsa bu, onun Allah’ın azabının mahiyetini bilmediğinden; kâfir, rahmet ve cennet beklemiyorsa, o da Allah’ın rahmetinin mahiyetini idrak edemediğindendir. Gerçekten çok ilginç olan bu durum, Hz Ömer (RA)’tan rivayet edilen bir sözde şöyle dile getirilmiştir:

     “Kıyamet günü sadece bir kişi cennete girecek diye ilan edilse, o kişinin ben olacağımı umarım. Yine tek bir kişinin cehenneme gireceği bildirilse, bu kez de o kişinin ben olduğum endişesini yaşarım.”

     Bu hadis-i şeriften şunları öğreniyoruz:

1-) Allah’ın sonsuz bir rahmeti ve büyük bir azabı vardır.

2-) Bazen celal bazen de cemal sıfatlarını düşünerek Allah’a karşı son derece saygılı ve korkulu ama aynı zamanda büyük bir ümitle dolu olmak gerekir.

3-) Sıhhat halinde korku ve ümit birbirine denk, hastalık halindeyse ümit daha fazla olmalıdır.

4-) İyi bir Müslüman hayatı, ancak korku ile ümit arasında (beyne’l havf ve’r-reca) yaşanandır.

5-) Korkusuzluk ta ümitsizlik te insanı imandan mahrum kılar.

 

     Ebu Said El-Hudrî (RA)’ın rivayetinde Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:

     “Ölü tabuta konulup ta insanlar (veya erkekler) onu omuzladığı zaman, eğer iyi bir kişi ise: “Beni çabuk götürünüz, beni çabuk götürünüz.” diye seslenir. Eğer iyi olmayan bir kişi ise: “Eyvah! Bu tabutu nereye götürüyorsunuz?” der. O cenazenin sesini insandan başka her şey duyar. Eğer insan bu sesi duysaydı, bayılırdı.”

 

     Bu hadis-i şerif, korku ile ümidi bir arada yaşamanın gereğini ortaya koymakta, ahiret yolculuğunun daha başlangıcında bu iki ihtimalden biriyle karşılaşmanın kaçınılmazlığını anlatmaktadır. İyi bir insan öldüğü zaman, kavuşacağı nimetlere bir an önce ulaşma isteğiyle tabutunu taşıyanlara hal diliyle: “Beni çabuk götürünüz.” diye seslenir. İyi olmayan bir kimse ise: “Eyvah, bu tabutu nereye götürüyorsunuz?” diye felakete gittiğini ve bunu istemediğini yine hal diliyle haykırır. Bu iki ihtimalden biri kaçınılmaz olduğuna göre mümin, bu iki durumu dikkate alarak yaşamalıdır. Yani beyne’l havf ve’r-reca bir hayat sürmelidir.

     Tabut içindeki cenazenin hal diliyle söylediği bu sözleri her varlığın duyup insanın duymaması, hem bir gafleti hem de hayatın devamı noktasından bir rahmeti ifade eder. Zira belirtildiği üzere: “Eğer insanlar bu söylenenleri işitmiş olsalar, bayılır kalırlardı.” Bir şey yapma istek ve arzuları kalmazdı. Bizzat duymadıkları böyle bir beyanın kendilerine Hz Peygamber (SAV) tarafından haber verilmesi ise, onları gelecekte karşılaşacakları duruma hazırlamak, kurtuluşlarına vesile olmaya çalışmak anlamındadır. Kendi kulaklarıyla duyduklarından daha gerçektir. Çünkü Hz Peygamber (SAV) haber vermektedir. Zaten gerçek iman da gabya yani bilinmeyene inanmaktır.

     Bu hadis-i şeriften şu noktaları öğreniyoruz:

1-) Ölümle birlikte karşılaşılacak bu iki ihtimali düşünerek, hayatı korku ve ümit arasında yaşamak gerekir.

2-) Gelecek hakkında önceden uyarılmış olmak, insanlar için büyük bir şanstır.

3-) Kâinatta her şeyin ibret alınacak bir yönü vardır.

 

 

 

     Abdullah b. Mes’ud  (RA)’ın rivayetinde Hz Peygamber (SAV) şöyle buyuruyor:

     “Cennet size ayakkabılarınızın bağından daha yakındır. Cehennem de öyledir.”

     Bu hadis-i şerif, korku ve ümidi temsil eden cennet ve cehennemin insanoğluna aynı yakınlıkta, hemen burnunun dibinde olduğunu belirtiyor.

     Birbirine zıt iki ayrı gerçeğe aynı anda ve aynı mesafede bulunmak, elbette her ikisini birden düşünmeyi gerektirir. Bu sebeple beyne’l havf ve’r-reca yani korku ve ümit arasında yaşamak, her ikisinin birden kaygı ve ümidini taşımak lazım gelir. Sadece birine ağırlık vermek, aynı mesafedeki öteki gerçeği unutmak akıllılık değildir. Cennet te cehennem de aynı şekilde hesaba katılacak olursa insan hayatını daha iyi düzenler, hareketlerini ona göre tanzim eder. Bunlardan birinin ihmal edilmesi, sonuçta büyük pişmanlıklara vesile olabilir.

     Cennet ve cehennem burnunun dibinde olduğu halde, bunların ümit ve kaygısını duymayan kimse, gaflet içinde yaşamış olur. Mümin ise, uyanık olduğu için cennet ümidi ve cehennem korkusuyla birlikte yaşar. Bu da ona daima dengeli bir hayat sürme imkânı sağlar.

     Bu hadis-i şeriften de şu gerçekleri öğreniyoruz:

1-) Cennet ve cehennem insana aynı uzaklıktadır.

2-) Cehennem korkusunu, cennet ümidini daima içinde hissederek yaşaması kişiyi, gerçekçi ve dengeli bir hayata hazırlar.

3-) Hz Peygamber (SAV), ümmetini beyne’l havf ve’r-reca bir yaşayışa çağırmış, onları çok sevdiği için gerçekleri en açık şekilde anlatmıştır.

 

KAYNAK : RİYAZÜ’S – SALİHÎN     İMAM-I NEVEVÎ



Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam418
Toplam Ziyaret637151