• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
                
MAKALELER
EĞİTİM ve SUNUM DOSYALARI
VAAZ ARŞİVİ KATEGORİLERİ

Tevekkül ve Kader (Tevekkül Nedir)

TEVEKKÜL VE KADER / TEVEKKÜL NEDİR?

  

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَاناً وَعَلَى رَبِّهِمْيَتَوَكَّلُونَ:

 

     “Müminler, ancak o kimselerdir ki, Allah anılınca yürekleri ürperir, onlara Allah’ın ayetleri okununca, o ayetler onların imanlarını artırır ve onlar yalnız Rablerine dayanıp güvenirler.” (ENFAL SURESİ – 2. AYET)

 

     Tevekkül, insanın her işinde Allah’a güvenmesi ve O’na dayanmasıdır. Bu inanç insana güç verir, kuvvet verir. Allah’a tevekkül, Müminlerin niteliklerindendir.

     Nitekim Kur’an-ı Kerim:

 

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَاناً وَعَلَى رَبِّهِمْيَتَوَكَّلُونَ:

 

     “Müminler, ancak o kimselerdir ki, Allah anılınca yürekleri ürperir, onlara Allah’ın ayetleri okununca, o ayetler onların imanlarını artırır ve onlar yalnız Rablerine dayanıp güvenirler.” (ENFAL SURESİ – 2. AYET) buyurmuş ve müminlerin niteliklerinden birinin de tevekkül olduğunu bildirmiştir.

     İbni Abbas (RA)’ın rivayetine göre: Peygamberimiz (SAV), kendisine Peygamberlere uyanların gösterildiğini, en kalabalığın kendisine uyanlar olduğunu, bunlardan yetmiş bin kişinin hesap vermeden ve azap görmeden cennete gireceğinin bildirildiğini söylemiş ve bunların kimler olduğunu açıklamadan sözünü tamamlayarak kalkıp evine girmiştir. Halk, hesapsız ve azapsız cennete girecek bu yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında yorum yapmaya başlamışlardır. Bazıları: “Bunlar, Peygamberimiz (SAV)’in sohbetinde bulunma şerefi ile şereflenmiş kimseler olsa gerek.” dediler. Bazıları: “Bunlar, İslamiyet geldikten sonra doğmuş, Allah’a ortak koşmamış kimseler olsa gerek.” dediler. Birçok şeyler söylediler. Bu esnada Peygamberimiz (SAV), bunların yanına geldi ve: “Ne hakkında konuşuyorsunuz?” dedi. “Hesapsız ve azapsız cennete girecekler hakkında konuşuyoruz.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (SAV): “Bunlar efsun (büyü) yapmazlar, yaptırmak da istemezler, teşe'üm etmezler (uğursuz saymazlar) ve ancak Rablerine tevekkül ederler.” buyurdu.

     Görülüyor ki, mümin, kendisini yaratan ve yaşatana güvenecek ve O’na bağlanacaktır. Ölmeyen, sarsılmayan, sonsuz kudret ve güç sahibi olan ancak O’dur, O’ndan başka her şey fanidir ve yok olacaktır.

     Ancak her şeyde olduğu gibi tevekkül konusunda da örnek alınacak yine Peygamberimiz (SAV)’dir. Kur’an-ı Kerim Peygamberimiz (SAV)’e her zaman Allah’a güvenmesini emrediyor ve şöyle buyuruyor:

 

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ:

 

     “(Ey Muhammed) Karar verip azmettiğin zaman Allah’a dayan. Muhakkak ki Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (ALİ-İMRAN SURESİ -  159. AYET)

     Ayet-i Kerime, önce istişare yapıldıktan ve gerekli tedbirler alındıktan sonra karar verilince artık Allah’a güvenip dayanılmasını emrediyor.

     Tevekkül demek, görevi Allah’a havale etmek değil, kul kendisine düşeni yaptıktan sonra sonucu yani kararı Allah’a bırakmak ve O’na güvenmektir. Birçokları bu konuyu yanlış anlıyorlar. Tevekkülü, görevi terk etmek sanıyorlar. Yani kulluk görevlerinin yerine getirilmesini Allah’a havale edip, emir ve komuta mercii olarak kendilerini görmek istiyorlar. İsrail oğullarının vaktiyle Hz. Musa (AS)’a: “Ey Musa, git, sen ve Rabbin, ikiniz savaşınız. İşte biz burada oturup duracağız.” dedikleri gibi demek isterler. Bu ise Allah’a tevekkül ve güvenmek değil, O’nun emrine güvensizliktir, tevekkülsüzlüktür.

     Tevekküle en güzel örnek çiftçidir. 0 vaktinde usulüne göre tarlasını eker. Sonrasını Allah’a bırakır. Böyle yaptığı yani görevini yerine getirdiği takdirde Allah o kimseyi rızıklandırır.

     Peygamberimiz (SAV) bu konuda kuşları örnek veriyor ve şöyle buyuruyor: “Sizler Allah’a gereği gibi tevekkül etseydiniz (sabahleyin yuvasından) aç olarak gidip (akşamleyin) tok olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı.”  

     Dikkat edilirse Peygamberimiz (SAV), tevekkül eden kimsenin önce kendisine düşeni yapması ve çalışması, sonra da Allah’a tevekkül etmesi gerekmektedir. Çünkü yatarken kuşların rızıkları ayaklarına gelmiyor. Karınlarını doyurmak için Allah’ın yarattığı rızkı kendileri arayıp buluyorlar. 0 halde tevekkül, insanın kendisini ihmal etmesi ve çalışmayı bırakarak, “nasıl olsa Allah benim rızkımı verecektir.” demek değildir.

     Bu konuda şöyle bir hikâye de anlatılır: “Vaktiyle medresede okuyan öğrencilerden birisi şöyle demiş: “Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de:

 

وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَاوَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ:

 

     “Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı Allah’ın üzerinedir.” (HUD SURESİ – 6. AYET) buyuruyor.0 halde ben rızık için çaba harcamamalıyım. O gelir beni bulur. Yeter ki ben Allah’a tevekkül edeyim.” demiş. Arkadaşları, bunun yanlış olduğunu söyleyerek kendisini uyarmaya çalışmışlarsa da, dinlememiş. Her öğün yemek için öğrenciler tabakları ile birlikte sıraya girip yemek alıyorlar. Bu öğrenci sabah çorbası dağıtılırken sıraya girmemiş, “Nasıl olsa aşçı gelir beni bulur ve yemeğimi verir.” demiş. Aşçı her zamanki gibi sıraya girenlere yemeği dağıttıktan sonra “Başka yemek almayan var mı?” diye seslenmiş, cevap alamayınca bırakıp gitmiş. Bu öğrenci aç kalmış. Öğle olunca aşçı gelmiş, yine sıraya girenlere yemeği dağıtmış ve sabah çorbasını dağıtırken yaptığı gibi yine seslenmiş: “Yemek almayan var mı?” Cevap alamayınca tam gitmek üzere iken, odasında yemeğin ayağına gelmesini bekleyen öğrenci, yine aç kalacağını anlayınca, öksürmüş. Bunu duyan aşçı: “Ne öksürüyorsun? Yemek istiyorsan tabağını uzat, yemek vereyim.” demiş. Öğrenci de tabağı ile gelmiş ve yemeğini alıp karnını doyurmuş. Sonra da arkadaşlarına: “Allah rızkımızı vereceğini bildirmiş, ama öksürmeden de vermiyor.”demiş.

     Evet, her canlının rızkını Allah veriyor. Ancak kuşlar örneğinde olduğu gibi bu rızkı çalışarak elde etmek de kulun görevi. Kul bu görevini yapmaz da “Allah'a tevekkül ettim, 0 benim rızkımı verir.” derse, bunun anlamı benim görevimi Allah yapsın demek olur ki, yanlış olur ve böyle bir tevekkülü Allah emretmemiştir.

     Peygamberimiz (SAV)’i ziyarete gelen Bedevi: “Deveyi bağlayıp da mı yoksa salıverip de mi Allah’a tevekkül edeyim?” diye sorunca, Peygamberimiz (SAV): “Deveni bağla da öyle tevekkül et.” buyurmuş ve Bedeviye görevini yaptıktan sonra tevekkül etmesini emretmiştir.

     Allah Teala her canlının rızkını vereceğini va’detmiştir. Bu rızkın elde edilmesi için de birtakım sebepler yaratmıştır. Bu sebeplere yapışmak ve Allah’ın takdir ettiği rızkı arayıp bulmak, insanın görevidir. “Rızkım varsa nasıl olsa beni bulur.” deyip oturmak, sonra da, “Ben Allah’a tevekkül ettim, 0 benim rızkımı verecektir.” demek yanlıştır. Allah’ın böyle bir âdeti yoktur. Allah, rızkını arayana ve çalışana verir.

     Bakınız Allah Teâlâ ne buyuruyor:

 

وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى:

 

     “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”  (NECM SURESİ -  39. AYET)

     Bu ayeti kerime, insanın çalışmasından başka bir şey eline geçmeyeceğini çok açık bir şekilde ifade etmektedir.

     Kur’an-ı Kerim’de tedbir ile ilgili ayet-i kerimelerden bazılarını burada hatırlatmak yararlı olur. Hz. Musa (AS), Firavunun zulüm ve baskılarına dayanamayacak hale gelince, kendisine inananlarla birlikte Mısır’dan ayrılmasına Allah Teâlâ izin vermiş, alacağı tedbir konusunda da kendisine şöyle emretmiştir:

 

فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلاً إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ:

 

     “Kullarımı geceleyin yürüt, çünkü siz takip edileceksiniz.”(DUHAN SURESİ – 23. AYET) Peygamber olan Hz. Musa Allah’ın emri ile Mısır’ı terk ettiği halde alacağı tedbir konusunda da Allah tarafından uyarılmıştır. Peygamberimiz (SAV)’in de Mekke’den Medine’ye hicret için kendisine Allah tarafından izin verildiği halde benzer tedbire başvurduğunu görüyoruz. Medine’ye gidecektir. Medine ise Mekke’nin kuzeyindedir. Ama bir tedbir olmak üzere Peygamberimiz (SAV), Medine’ye ters yönde bulunan Sevr dağına geliyor ve burada saklanıyor. Çünkü müşrikler onun Medine’ye gideceğini düşünerek onu o yönde aramaya koyulacaklardır. İşte Peygamberimiz (SAV), bu tavrı ile bize, tedbir almadan Allah’a tevekkül etmenin, Allah’ın emrettiği tevekkül olmayacağını öğretiyor. Peygamberimiz (SAV)’in hayatı incelendiğinde benzer örnekler görülecektir. Hendek savaşında alınan tedbir de bunun bir başka örneğidir. Medine şehrinin etrafına çepçevre hendek kazıp düşmanın şehre girmesine engel olunmuştur. Bir başka âyet-i kerime de şudur:

 

وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ:

 

     “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın.”(ENFAL SURESİ – 60. AYET)

     Kuvvet, savaşta düşmana üstünlük sağlayacak her türlü araç ve gereçtir. Bunları hazırlamadan Allah’a tevekkül etmek gerçek tevekkül değil; Allah’ın bize yapın dediklerini, O’nun yapmasını istemektir ki, yanlıştır. Bir insan her işinde Allah’a güvenirse Allah ona yardım eder ve onu başarıya ulaştırır. Bunun en güzel örneği Peygamberimiz (SAV)’dir. 0, insanları Allah'ı tanımaya ve yalnız O’na ibadet etmeye çağırdığı zaman yalnızdı. İçinde doğup büyüdüğü toplumun ileri gelenleri, söz sahipleri ona karşı idiler. Sadece amcası Ebu Talip onu koruyordu. Fakat 0, amcası Ebu Talip’e değil, Allah’a güveniyordu. Nitekim Ebu Talip, Mekke müşriklerinin kendisine Peygamberimiz (SAV)’i himaye etmekten vaz geçmesi hususunda yaptıkları baskıya dayanamaz hale gelmişti. Bunun üzerine Peygamberimiz (SAV)’in bu davadan vazgeçmesini isteyen sözler söylemesi üzerine Peygamberimiz (SAV): “Amca, vallahi, bu işi bırakmam için bir elime güneşi, diğer elime ayı koysalar, ben yine bu davadan vazgeçmem. Ya, Allah onu bütün cihana yayar, görevim biter, ya da bu yolda ölür giderim.” diyerek Allah’a olan sonsuz güvenini gösterdi. Peygamberimiz (SAV), Allah'a öyle güvenmişti ki, ilk defa kendisine inanan arkadaşlarına bu güvenini şöyle ifade etmişti: “Allah’a yemin ederim ki, bu din her halde ve muhakkak surette kemale erecektir.”

     Peygamberimiz (SAV)’in sonsuz bir güvenle Allah’a dayandığını gösteren bir başka örnek de şudur: 0, Mekke’den Medine’ye olan hicretinde Hz. Ebu Bekir (RA) ile birlikte Mekke yakınında bulunan Sevr mağarasında saklanmıştı. Mekke müşrikleri Peygamberimiz (SAV)’i aramaya koyulmuş ve izini mağaranın başına kadar izlemişlerdi. 0 kadar yaklaşmışlardı ki, ayaklarının dibine baksalar onu göreceklerdi. Bundan endişeye kapılan Hz. Ebu Bekir (RA): “Bizi görecekler, ey Allah'ın Resulü.” dedi. Peygamberimiz (SAV), Allah’a olan güvenini ifade eden bir sesle:

 

لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا:

 

     “Korkma, gam yeme, Allah bizimle beraberdir.”(TEVBE SURESİ- 40. AYET) buyurdu.

     Kur’an-ı Kerim, mağaradaki bu heyecanlı anlardan söz ederken, Allah’ın onlara nasıl yardım ettiğini anlatır. Şüphesiz ki mağarada onları Allah korumuştur. Yoksa her tarafı didik didik arayan Mekke müşrikleri dağın tepesinde bulunan mağaraya kadar gelmişken içeri girip bakmamaları ne ile açıklanır?

     Peygamberimiz (SAV) Necid savaşından dönerken çok ağaçlı bir vadiye geldiklerinde kuşluk vakti olmuştu. Peygamberimiz (SAV) vadiye indi. Askerler ağaçların altında gölgelenmek için dağıldılar. Peygamberimiz (SAV) bir Semüre ağacının dalına kılıcını astı ve ağacın altında uyuyakaldı. 0 esnada bir Bedevi durumdan yararlanarak Peygamberimiz (SAV)’in kılıcını almış, kınından çekmiş ve Peygamberimiz (SAV)’e hücum etmişti. Peygamberimiz (SAV) uyanmış, Bedevinin üzerine yürüdüğünü görmüştü. Bedevi bağırdı: “Seni şimdi elimden kim kurtarır?” dedi. Peygamberimiz (SAV) cevap verdi: “Allah kurtarır.” dedi. Bedevinin elindeki kılıç yere düşmüştü. Peygamberimiz (SAV), hemen kılıcı aldı ve: “Seni benden kim kurtarır?” buyurdu. Bedevi: “Cezalandıranların hayırlısı ol.” dedi. Peygamberimiz (SAV): “Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şahitlik eder misin?” buyurdu. Bedevi: “Hayır, fakat sana karşı savaşmamak ve savaşanlarla beraber olmamak hususunda sizinle anlaşma yaparım.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (SAV) onu salıverdi. 0 da arkadaşlarının yanına geldi ve: “İnsanların hayırlısının yanından geldim.” dedi.

KADER

 

     Tevekkül gibi kader de pek çoğumuzun yanlış anladığı konulardan birisidir. Kader, Allah’ın ezelden ebede kadar meydana gelecek olayların zamanını, yerini ve niteliklerini önceden bilmesi ve takdir etmesidir. Yani Allah Teâlâ olmuş ve olacak her ne varsa onları önceden biliyor, zamanı geldiğinde onlar da Allah’ın bilgi ve takdirine uygun olarak meydana geliyor. İşte buna kader diyoruz ve bu imanın altı esasından birini oluşturuyor. Konuyu biraz daha açalım. Allah Teâlâ insanları yaratmış, onlara diğer yaratıklardan farklı olarak akıl irade ve güç vermiştir. İnsan aklı ve iradesi ile iyi olanı seçecek, kötü olandan sakınacaktır. İnsanın bu iyiyi seçme ve kötüden sakınma gücüne “İRADE-İ KÜLLİYE” diyoruz. Bu gücümüzü kullanarak, iyi kötü faydalı ve zararlı olandan hangisini seçersek, Allah da onu isteğimize uygun olarak yaratır. Seçtiğimiz şey iyi ise sevap kazanırız, kötü ise günah işlemiş oluruz. Ancak irademizin dışında meydana gelen olaylarda sorumluluğumuz olmaz. Kader bu olunca, günah olan bir şeyi kendi isteğimizle yaptıktan sonra onu kadere bağlayıp, “bu bizim alın yazımızdır” demek doğru olmaz. Çünkü biz irademizi kullanarak o günah olan şeyi yapmayabilirdik de. Kader, bir işi yapmaya bizi zorlamaz, o takdirde sorumluluğun anlamı kalmaz.

     Kaderi daha iyi anlamamız için şu örneğe dikkat edelim. Bir Astronomi uzmanı, yaptığı hesap sonucu, güneşin tutulacağını tespit eder; tutulacağı zamanı ve nerelerden görülebileceğini önceden haber verir. Günü gelince de güneş, uzmanın haberine uygun olarak tutulur. Şimdi güneş, bu uzman haber verdiği için mi tutulmuş yoksa güneş, yapılan hesap sonucu tutulacağı için mi uzman bunu önceden haber vermiş? Başka bir ifade ile uzmanın, güneşin tutulacağını bildirmesi mi güneşin tutulmasına sebep olmuş, yoksa güneşin tutulacağı mı uzmanın önceden bunu bildirmesine sebep olmuştur? Elbette güneşin tutulacağı uzmanın bunu tespit edip haber vermesine sebep olmuştur. Yoksa uzman, bunu haber verdiği için tutulmuş değildir. İşte bizim yapacağımız iyi ve kötü işleri de Allah Teâlâ’nın önceden bilip takdir etmesi de bunun gibidir. Yani biz, kendi isteğimizle yaptığımız işleri Allah Teâlâ önceden ezeli ilmi ile bilip takdir ediyor. Yoksa 0, bildiği ve takdir ettiği için biz onları yapmak zorunda kalmıyoruz. Şimdi bunu bir ayet-i kerime ile açıklayalım. Allah Teala buyuruyor:

 

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيراً مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ:

 

     “And olsun ki biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık.”(A’RAF SURESİ - 179. AYET)

     Bu cehennem için yaratıldıkları bildirilen kimseler, kendi iradeleri ile yapacakları fena işler ve kötü davranışlar sebebiyle cehennemi hak edecekleri hesaba katılmadan ve dikkate alınmadan cehennemlik olmuş değillerdir. Onlar yaratılırken herkes gibi günahsız olarak dünyaya gelmişler, cehennem damgalı olarak doğmamışlardır. Allah Teala ezeli ilmi ile bunların ilerde doğup büyüdüklerinde kendi hür iradeleri ile yükümlülüklerini yerine getirmeyeceklerini, görevlerini yapmayacaklarını, heva ve heveslerine uyacaklarını ve bu sebeple cehenneme gideceklerini biliyor ve bunu haber veriyor. Yoksa onları cehenneme girsinler diye yaratmış değildir. Zaten ayet-i kerîmenin devamında:

 

لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا:

 

     “Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar, anlamak istemezler. Gözleri vardır, fakat onunla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla duymazlar.” (A’RAF SURESİ - 179. AYET) buyrulmuştur ki, böyle olan kimselerin gidecekleri yer, ancak Cehennem’dir. Kaderi böyle anlamayacak olursak o takdirde kendi iradeleri ile adam öldüren, hırsızlık ve haksızlık yapan kimselerin, alın yazısı olan bu davranışları sebebiyle sorumlu olmamaları lâzım gelir ki, böyle değildir ve esasen kaderi böyle anlamak yanlıştır.

     Nitekim Hz. Ömer (RA) halife iken Şam’a gitmek üzere yola çıkmış. Serğ denilen yere geldiğinde onu Şam’da bulunan ordu komutanları karşılamışlar ve Şam’da veba hastalığı çıktığını kendisine haber vermişlerdi. Hz. Ömer (RA), bir tedbir olmak üzere veba hastalığının çıktığı yere girmemeyi kararlaştırmış ve geri döneceğini söylemişti. Bunun üzerine komutanlardan Ebû Ubeyde (RA): “Ey Halife, böylece Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsunuz? (Allah Teâlâ) ölümünüzü bu hastalıktan takdir etmiş ise ölürsünüz, takdir etmemiş ise size bir şey olmaz).” dedi. Hz. Ömer (RA): “Bunu senden başkası söylemeli idi, ey Eba Ubeyde.” dedi ve şöyle devam etti: “Evet, Allah'ın kaderinden, Allah’ın kaderine kaçıyorum (hakkımızdaki takdiri bilmediğim için tedbir alıyorum).” Sonra da şu çarpıcı örneği verdi: “Senin develerin olsa da iki taraflı bir vadiye inseler, vadilerden biri verimli, diğeri çorak olsa, sen de verimli yerde develerini otlatsan, Allah’ın takdiri ile otlatmış, çorak yerde otlatsan da yine Allah’ın kaderi ile otlatmış olmaz mıydın?” dedi ve kaderin nasıl anlaşılması lazım geldiğini açıkladı.

     Kaldı ki, Peygamberimiz (SAV): “Bir yerde veba olduğunu duyduğunuz vakit, o yere gitmeyin. Bu hastalık bir yerde çıkar siz de orada bulunursanız, ondan kaçmak için o yerden ayrılmayınız.” buyurmuştur.

     Kaderi, Hz. Ömer (RA)’in anladığı gibi anlamalıyız. Çünkü biz, akıl ve irade sahibiyiz. Aklımızı ve irademizi kullanarak yaptığımız işlerden sorumluyuz. Bunların önceden Allah tarafından bilinip takdir edilmesi, bizim irademizi etkilemez. Zira kader Allah’ın bize, şu işi yapsınlar, yapmak zorundadırlar.” demek değil, “onlar şu işleri yapacaklardır.” demektir. Aksi takdirde iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark kalmaz ki öyle değildir. İyilik yapanlar, görevlerini yerine getirenler ödüllendirilecek, kötülük yapanlar ve görevlerini ihmal edenler ise cezalandırılacaktır işte değerli kardeşlerim, tevekkül ve kader budur. Özetlemek gerekirse tevekkül, bize düşeni yaptıktan sonra sonucu Allah Teâlâ’ya havale etmektir. Kader ise, bizim yaptıklarımızı Cenâb-ı Hakk’ın önceden bilip takdir buyurması ve zamanı gelince de Allah’ın takdirine uygun olarak meydana gelmesidir.

 

TEVEKKÜL VE KADERİ YANLIŞ ANLAMANIN ZARARLARI

 

     Tevekkül ve kaderi yanlış anlamak, insanı tembelliğe, hareketsizliğe ve başkasına yük olmaya sevk eder, “Allah'a tevekkül ettim, alın yazım ne ise o başıma gelecektir.” deyip çalışmaz, görevini ihmal eder ve tehlikelere karşı tedbir almaz. Bu yüzden başına bir felâket gelirse veya bir zarara uğrarsa, bunu “Alın yazısı” olarak ifade etmeye kalkar. Kendi ihmalini ve dikkatsizliğini hiç düşünmez. Meselâ arabasının bakımını yapmadan veya sarhoş olarak direksiyona geçen veya trafik kurallarına uymayan kimse bir kaza yapacak olursa buna, “Allah'ın takdiri” diyecektir. Elbette bu Allah’ın takdiridir ama bu, insanı sorumluluktan kurtarmaz. İnsan tedbir almadığı ve trafik kurallarına uymadığı için sorumlu olur. Bunu kadere havale edip sorumluluktan kurtulmak mümkün değildir. Allah'a tevekkül edip 0 benim rızkımı verecektir, diyerek çalışmayı bırakan kimse ya aç kalır veya başkasına yük olur. Bunu da tevekkül ile ifade etmesi yanlış olur.

     Çünkü az önce de ifade ettiğimiz gibi, insan için ancak çalışması vardır. İnsan çalışacak ve Allah’ın kendisine takdir ettiği rızkı arayıp bulacaktır. Peygamberimiz (SAV)’in bir duası ile konuşmamızı tamamlayalım. Ümmü Seleme (RA) anlatıyor: Peygamberimiz (SAV), evinden çıkarken şöyle dua ederdi: “Allah’ın ismine sığınıyor ve Allah’a tevekkül ediyorum. Allah’ım, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, ayağı kaymaktan ve kaydırılmış olmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım.”

 

 

KAYNAK : DİYANET AYLIK DERGİ

 


Aktif Ziyaretçi13
Bugün Toplam815
Toplam Ziyaret737664