• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
                
MAKALELER
EĞİTİM ve SUNUM DOSYALARI
VAAZ ARŞİVİ KATEGORİLERİ

İslam Hukukunda Akrabalık Müessesesi

İSLÂM HUKUKUNDA AKRABALIK MÜESSESESİ

Prof. Dr. Ferhat KOCA
Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

“De ki; Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum.” (Şûrâ, 42/23)

İnsan, sosyal bir varlıktır. Onun doğabilmesi ve sağlıklı bir şekilde yaşayabilmesi için pek çok insanın katkı ve yardımına ihtiyacı vardır. İnsanın başta ana ve babası olmak üzere, onu sarıp sarmalayan ve onunla herhangi bir yönden yakınlık ilişkisi içinde bulunan kişilere akraba adı verilir. Bu akrabalar birbirlerine karşı birtakım hak ve vazifelerle bağlıdır. Bu yetki ve sorumluluklar başta aile hukuku olmak üzere hukukun değişik alanları tarafından tespit edilmeye ve uygulanmaya çalışılır.

İslâm dini akrabalık bağlarıyla bağlı olan kişileri, birbirlerine karşı hâkimiyet kurma mücadelesine girişmiş hasımlar olarak değil; derin bir saygı, merhamet, yardımseverlik ve fedakârlık (îsâr) içerisinde birbirlerinin sevinç ve kederlerini paylaşacak vefalı paydaş ve hısımlar olarak kabul etmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır”1 buyrulmuştur.

Şimdi İslâm’ın başta aile olmak üzere, akrabalık ilişki ve bağlarına kazandırmış olduğu bu zengin hukukî ve ahlâkî boyutları özetlemeye çalışalım:

İslâm Hukukunda Akrabalık Müessesesi:

Kavramsal Çerçeve

Arapça “karîb” kelimesinin çoğulu olan akribâ’ Türkçe’de “akraba” şeklinde kullanılmıştır. “Yakın” manasına gelen akraba kelimesi bu genel anlamı yanında, özellikle “biriyle aynı soydan olan kimse”yi ifade etmek için kullanılır. Birbiriyle aynı soydan gelen veya aralarında yakınlık bulunan kişiler arasındaki bu ilişki ve bağa ise “akrabalık” (karâbet) ve hısımlık denir.

Anadolu’da bazı bölgelerde, birbirine kan bağıyla bağlı olanlara akraba; evlilik yoluyla bağlı olanlara ise hısım denilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de akrabayı ifade etmek üzere zü’lkurbâ (Bakara, 2/83, 177; Nahl, 16/90 vb.), ülü’l-kurbâ (Nisâ, 4/8), el-akrabûn (Bakara, 2/180, 215; Nisâ, 4/7, 33) ve ülü’l-erhâm (Enfâl, 8/75; Ahzâb, 33/6) gibi tâbirler kullanılmıştır.

Kendisiyle evlenilmesi ebediyen haram olan akrabaya zû rahîm mahrem (muharrem), diğerlerine zû rahîm gayru mahrem (Türkçe’de nâmahrem); kişinin neslinden geldiği baba, dede, ana, nine... gibi yakınlarına usûl, onun neslini sürdüren oğul, kız ve bunların çocuklarına ise fürû denir.

Evlilikten doğan akrabalığa karâbetü’l-müsâhere, süt akrabalığına karâbetü’r-radâ, İslâm’da kabul edilmemiş olan evlâtlık uygulamasına (tebennî) ise günümüz hukuk dilinde “yapay hısımlık” adı verilir.

Akrabalık konusu İslâm hukukunda en çok medenî hukuk alanında kendini gösterir. Şahsın hukuku alanında hukukî temsil çeşitlerinden velâyet ve vesâyet, akrabalığın ortaya çıkardığı haklardandır.

Aile hukuku alanında akrabalık, aşağıda açıklayacağımız üzere, evlenme engellerinin (mâni) başında gelir. Yine akrabalık bağının doğurduğu diğer hak ve vazifeler ise nafaka ve hidâne konusundadır. Ayrıca, miras hukuku da temelde akrabalık bağına dayanan bir alandır.

Akrabalar konusunda usûl hukukunu ilgilendiren meselelerin başında, hâkimin kendi usûlü, fürûu ve karısının davasına bakamayacağı ilkesi gelir. Ayrıca usûl ve fürûun, karı ve kocanın birbirleri lehine şahitlik yapmaları da geçerli değildir.

Ceza hukuku alanında akrabalık bazı cezaların ağırlaştırılması, bazılarının ise hafifletilmesi veya kaldırılmasının sebebidir. Diğer taraftan, şibh-i amd (kasta benzer) veya hata yoluyla öldürme ve yaralama suçlarında diyetin ödenmesine suçlunun âkılesi (baba tarafından akrabaları veya meslek birlikleri) de iştirak eder.

Dinî yönden akrabalık bağı ölünün yıkanması, namazının kıldırılması ve defni konusunda bir öncelik sebebidir. Zekâtın ödenmesi konusunda da -nafakası zekât mükellefine ait olan- akraba ile diğerleri farklı hükümlere tâbidir. Kendisiyle evlenilmesi ebediyen haram olan kadın akrabanın yüzüne, saçlarına, kollarına ve dizden aşağı kısmına bakmak ve onlarla yalnız kalmak (halvet) caizdir.2

Akrabalık Çeşitleri

İslâm dini akrabalığın kan, kayın/sıhrî ve süt emzirme olmak üzere üç yolla meydana geleceğini kabul etmiş, evlat edinme yolunu ise meşru bir akrabalık yolu olarak benimsememiştir.

Şimdi bu akrabalık çeşitlerini kısaca tanıtmaya çalışalım:

a- Kan Hısımlığı

Kan (soy/nesep) hısımlığı, bir kimse ile onun kendilerine kan bağıyla bağlı bulunduğu kişiler arasındaki akrabalıktır. Meselâ, bir kimsenin ana ve babası, kardeşleri, ana ve babasının ana babaları (nineler ve dedeler), çocukları ve torunları, amca, hala, dayı, teyzeleri ile kuzenleri arasındaki hısımlık kan hısımlığıdır.

Kan hısımlığı üstsoy (usûl) - altsoy (fürû) hısımlığı ve yansoy (civar) hısımlığı olmak üzere iki gruba ayrılır.

Üstsoy-altsoy (düz hat) hısımlığı, birbirlerinden üreyen kişiler arasındaki dikey akrabalıktır. Bu hısımlık hem baba hem de ana tarafından sınırsız bir hısımlıktır. Meselâ, bir kimsenin babası, dedesi, büyük dedesi, annesi, anneannesi üst soyu (usûl); oğlu, oğlunun oğlu veya kızı ise alt soyudur (fürû).

Yansoy (civar) hısımlığı, ortak soydan (aynı sulbden) gelenler arasındaki yatay akrabalıktır. İki kişinin yansoy hısımı olabilmesi için her ikisinin de ortak bir soydan gelmesi gerekir. İki kardeş arasındaki; kişi ile amcası, halası, dayısı ve teyzesi arasındaki ya da amca, hala, dayı ve teyzesinin çocukları yani kuzenleri arasındaki akrabalık yansoy hısımlığıdır.

İslâm aile hukukunda kan hısımlığıyla ilgili en önemli konu, bu hısımlardan büyük bir kısmının evlenme engeli/mânisi (mâniu’z-zevâc) sayılmış olmasıdır. İslâm hukukunda birbirleriyle evlenmeleri yasak olan kişiler (muharremât) Kur’ân (Nisâ 4/23) ve sünnette (Buhârî, “Nikâh”, 28; Müslim, “Nikâh”, 33-40) tek tek sayılmıştır.

İslâm dini kan hısımlarıyla evlenme yasağının kapsamı hakkında ifrat ve tefritten kaçınarak orta bir yol izlemiş ve aile içi evlenmenin (endogamy) alanını daraltarak aile dışı evlenmeyi (exogamy) teşvik etmiştir. Bu yaklaşımın pek çok dinî, ahlâkî, sosyal, biyolojik ve psikolojik... yarar ve hikmetleri bulunmaktadır.3 Öte yandan, İslâm miras hukukunda kan hısımlarının ve nikâh bağı devam ettiği sürece karı kocanın mirastan ne kadar pay alacakları üç kademeli üleştirme usûlüyle belirlenir.

Birinci kademeyi belirli pay sahipleri (ashâbü’lferâiz) oluşturur. Bunlar karı, koca, baba, anne, kız, oğul kızı, öz kız kardeş, baba bir kız kardeş, anne bir erkek ve kız kardeşler, baba tarafından araya kadın girmeyen dedelerle anne ve baba tarafından ninelerdir.4

İkinci kademede “asabe” adı verilen yakınlar 
yer alır. Asabe, miras bırakana doğrudan veya erkek vasıtasıyla bağlı bulunan mirasçılar demektir. Asabe, tek başına bulunduğu zaman mirasın tamamını, belli hisseli mirasçılarla beraber bulunduğu zaman ise onlardan arta kalanı alır.5

Üçüncü kademeyi ise, zevi’l-erhâm teşkil eder. Ashâbü’l-ferâiz ve asabe gruplarına girmeyen kızın çocukları, amca, dayı ve teyze gibi kan hısımlarına “zevi’l-erhâm” adı verilir. Fıkıhta yerleşik kurala göre ölenin önce ashâb-ı ferâiz grubundaki akrabaları paylarını alır, geri kalan mirası asabeyi teşkil eden vârisler paylaşır. Bu iki gruptan vâris bulunmadığı takdirde zevi’l-erhâmın mirasçı olup olamayacağı hususu fıkıhta geniş bir şekilde tartışılmıştır. Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mes’ûd, Abdullah b. Abbas ve diğer bazı fakih sahâbîler ile Hanefî ve Hanbelî fakihleri zevi’l-erhâmın miras alabileceğini; Zeyd b. Sâbit ve bazı sahâbîler ile Mâlikî ve Şâfiî fakihleri zevi’lerhâmın mirasçı olamayacağını, ölenin pay sahibi ve asabe sınıfından mirasçısı bulunmadığı zaman terekenin beytülmâle kalacağını savunmuşlardır.6

b- Kayın/Sıhrî Hısımlığı

Sıhr (çoğulu eshâr) kelimesi “eritmek, karıştırmak ve yaklaştırmak” gibi manalara gelir ve evlilik bağı tarafların birbirine kaynamasını ve karışmasını sağladığı için evlilik yoluyla kurulan hısımlığa kayın veya sıhrî hısımlık (musâheret) denir. Kayın hısımları, eşlerin evlenme anında var olan akrabaları ile evlilik esnasında ortaya çıkan kan hısımlarından meydana gelir. Eşlerden biri ile diğer eşin kan hısımları, aynı tür ve dereceden kayın hısımları olurlar. Meselâ, eşin anası, babası, kardeşleri, kuzenleri vb. diğer eşin aynı dereceden kayın hısımlarıdır. Kayın hısımlığı, evliliğin ölüm veya boşanma gibi sebeplerle ortadan kalkması hâlinde sona ermeyip akrabalık bağı devam eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de insanlar arasında yaratılan soy (kan) bağı ve evlenme ile meydana gelen hısımlık bağı ilâhî kudretin delilleri arasında sayılmış ve “Sudan (meniden) bir insan yaratıp onu nesep ve sıhriyet (kan ve evlilik bağından doğan) yakınlığa dönüştüren O’dur.  Rabbinin her şeye gücü yeter”7 denilmiştir.

İslâm aile hukukunda belli dereceye kadar sıhrî hısımlık, kan hısımlığı gibi sürekli evlenme engeli teşkil eder ve bu duruma “hürmet-i musâhere” adı verilir. İslâm aile hukukunda sıhrî hısımlık sebebiyle evlenilmesi ebediyen haram olan kadınlar dört grupta toplanır:

1. Babanın ve dedelerin eşleri, yani kişinin üvey anneleri ve üvey nineleri.
2. Oğul ve erkek torunların eşleri.
3. Kayınvâlide ile eşin baba ve anne tarafından nineleri.
4. Eşin başka kocadan olan kızlarıyla kız torunları. Son gruptakilerin haram kapsamına girmesi için nikâh akdi yeterli olmayıp zifafın da gerçekleşmesi gerekir.

Sıhrî hısımlık sebebiyle meydana gelen diğer bir evlenme engeli ise kişinin belirli yakınlık derecesindeki kadınları aynı anda nikâhı altında bulundurması şeklindeki geçici yasaktır. Bir erkeğin iki kız kardeşle aynı anda nikâhlı olması, bir kadının halası veya teyzesiyle birlikte aynı anda bir erkeğin nikâhında olması haram kılınmıştır.8

c- Süt Hısımlığı

İslâm hukukunda çocuğun, annesi ya da başka bir kadın tarafından emzirilmesi işine radâ, süt akrabalığına ise karâbetü’r-radâ’ denir. İslâm’dan önce Arap ve İran kültürlerinde bebeklerin tutulan bir sütanne tarafından emzirilmesi geleneği yaygın idi. Hz. Peygamber de bu geleneğe uygun olarak bir sütanne tarafından emzirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun bir şekilde öderseniz, size sorumluluk yoktur”9 buyrularak çocuklara sütannesi tutmanın meşru olduğu belirtilmiştir. 

İslâm hukukuna göre süt hısımlığı belirli yakınlar arasında evlenme engeli oluşturur; ancak mirasçılık, nafaka yükümlülüğü ve şahitlik yasağı gibi hükümler doğurmaz. Kur’ân-ı Kerîm’de sütanne ve sütkızkardeşle evlenme yasaklanmıştır (Nisâ, 4/23). Hz. Peygamber’in “Nesep sebebiyle haram olanlar emzirme sebebiyle de haram olur”10 hadisi emzirme yoluyla meydana gelecek evlenme yasağının, soy bağı sebebiyle evlenme yasağındaki yakınlık derecesi esas alınarak belirleneceğini ifade etmektedir. Süt hısımlığı sebebiyle evlenme yasağının sınırları Türkçemizdeki şu veciz ifadelerle özetlenebilir: “Emenin emzirene nefsi, emzirenin emene nesli haram” veya “emene emzirenin hepsi; emzirene emenin nefsi haramdır.” Süt hısımlığının oluşabilmesi için Hanefî ve Mâlikîler’e göre bir kadının sütünü -az veya çok- bir defa emmek yeterlidir. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise, farklı zamanlarda ve en az beş defa emme olmadan süt ısımlığı meydana gelmez.

İslâm hukukuna göre, evlilikten sonra eşler arasında süt hısımlığının bulunduğu ispat edilmesi halinde eşlerin evliliğe devam etmesi caiz olmayıp ayrılmaları gerekir.11

ç- Yapay Hısımlık: Evlat Edinme

İslâm’da meşru bir akrabalık çeşidi olarak kabul edilmeyen, ancak tarihte ve günümüzde sosyal bir vâkıa olarak rastlanan bir uygulama ise, başkasına ait çocuğu kendi çocuğu olarak kabul etmektir.

Evlât edinme İslâm öncesi Arap toplumunda yaygın bir uygulama idi. Hz. Peygamber, nübüvvetten önce Zeyd b. Hârise adlı kölesini hürriyetine kavuşturmuş, ancak Zeyd’in Resûl-i Ekrem’in yanında kalmayı tercih etmesi üzerine Hz. Peygamber onu evlât edinmiştir.

İslâm’ın ilk yıllarında evlâtlık kurumu eski geleneğin devamı olarak bir süre korunmuş, fakat Medine döneminde nâzil olan “Allah evlâtlıklarınızı öz oğullarınız olarak tanımadı”12 meâlindeki âyetle bu uygulama kaldırılmış, ardından gelen âyette de evlâtlıkların evlât edinenlere değil asıl babalarına nispet edilmesi emredilmiştir.

İslâm dininde atalar kültüne yer verilmemesi sebebiyle çocuğu bulunmayan ailelerin mutlaka bir evlâtlık edinerek ailelerini ve atalar kültünü devam ettirmelerine gerek duyulmamıştır. Ayrıca, İslâm hukukunda çocuksuz ailelerin bu ihtiyaçlarını karşılamak için boşanmaya imkân tanınmış, yeniden evlenmeye ve birden fazla evliliğe izin verilmiştir.

İslâm’ın evlâtlık kurumunu ilga etmesinin tabii bir sonucu olarak evlâtlığın nesebi evlât edinene bağlanmaz, aralarında mahremiyet meydana gelmez ve mirasçılık ilişkisi doğmaz. Nitekim Hz. Peygamber eski evlâtlığı Zeyd b. Hârise’nin boşadığı eşi Zeyneb’le evlenmiş ve böylece evlâtlık kurumunun bütün sonuçlarıyla geçerliliğini yitirdiğini göstermiştir. Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’de “Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur”13 buyrulmuştur.14

Akrabalık Hukuk ve Ahlâkı: Sıla-i Rahim 

Akrabalık bağı, bu vasfı taşıyanlara karşılıklı birtakım hak ve vazifeler yükler. Bu hak ve sorumluluklara “akrabalık hukuku” denir.

Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde akrabalık bağlarının karşılıklı ziyaret, haberleşme, maddî ve mânevî yardımlaşma gibi çeşitli yollarla korunması ve güçlendirilmesi istenmiş ve akraba arasındaki bu ilişkiye dinî-ahlâkî bir tabir olarak “sıla-i rahim” adı verilmiştir. Sıla-i rahim terim olarak “kan bağı ve evlenme yoluyla oluşan akrabalık bağlarını yaşatma, akrabalarla ilişkiyi sürdürme, haklarını gözetme, onlara ilgi gösterme, iyilik ve yardımda bulunma, ziyaret etme” şeklinde tarif edilebilir.

Bu tür akrabalık görevlerini ihmal etmeye veya akrabalara kötü davranmaya ise kat’-ı rahim denir. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riâyet etmemekten sakınılması istenmiş ve “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının”15 buyrulmuştur.

İslâm âlimleri bu âyete ve diğer bazı âyet ve hadislere dayanarak sıla-i rahmi gözetmenin vacip (farz) ve sıla-i rahme riayetsizliğin ise haram olduğunu söylemişlerdir.16 Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın yaşatılmasını emrettiği bağları koparanlar kınanmıştır (Bakara, 2/27; Ra’d 13/25). Burada bağları koparmaktan maksat, Allah’ın farz kıldığı akrabalık haklarını ödemekten ve yakınlara iyilikten kaçınmak sûretiyle onlara haksızlık yapmak, bağları yaşatmaktan maksat ise Allah’ın kendi haklarından sayılan, akrabalara karşı yerine getirilmesini farz kıldığı vecibeleri ifa etmektir.17 Yine Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, câriye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın”18 buyrularak, akrabaya iyi davranmak, Allah’a ibadetle eşdeğer tutulmuştur. Aynı şekilde, her Cuma günü hutbelerin sonunda okunan âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar”19 buyurmuştur.

Sıla-i rahim konusunda Hz. Peygamber Efendimiz ise, “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin; Allah’a ve âhiret gününe iman eden sıla-i rahimde bulunsun”20; “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin”21 buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber Efendimiz bir hadisinde, akrabalık bağlarını yaşatanlara Allah Teâlâ’nın ilgisinin süreceğini, akrabalık bağlarını koparanların ise onun ilgisinden mahrum kalacağını belirtmiş (Buhârî, “Edeb”, 13), “Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete giremez”22 buyurmuştur.

Bazı hadislerde ise Yüce Allah’ın “Rahmân” ismiyle sıla-i rahim arasında ilişki kurularak bu görevi yerine getirenlerin ilâhî rahmetten nasiplerini alacaklarına, ihmal edenlerin ise rahmetten yoksun kalacaklarına işaret edilmiştir (Müsned, I, 190, 191, 194; VI, 62; Buhârî, “Edeb”, 13; Tirmizî, “Birr”, 16). Yine Hz. Peygamber hangi sadakanın daha faziletli olduğuna dair bir soruya karşılık, “Akrabaya verilendir; çünkü bunda bir sadaka, bir de sıla-i rahim sevabı var” cevabını vermiştir.23

Sonuç

Aile, insanların içinde doğup büyüdükleri, kimlik ve kişiliklerini kazandıkları ve sosyal ilişkilere girdikleri toplumsal bir kurumdur. İslâm dini aile fertleri ve akrabalar arasındaki sosyal statü ve roller ile onların yetki ve sorumluluklarını ayrıntılı bir şekilde orta koymuş ve aile büyüklerine karşı saygı ve hürmeti, akrabaya karşı ilgi ve alakayı Yüce Allah’a yapılan kulluk ve ibadetle eşdeğer tutmuştur. Böylece akrabalarla ilişkiler konusu hem din ve ahlâkın hem de hukukun temel konuları arasında yer almıştır. İnsanların en hayırlısının aile fertlerine karşı en hayırlı davrananlar olduğunu belirten Hz. Peygamber Efendimiz (İbn Mâce, “Nikâh”, 50; Dârimî, “Nikâh”, 55) de saygın ve merhametli bir eş, mütevazı ve sevecen bir baba, müşfik bir dede ve vefalı bir akraba olarak bu konuda bütün insanlık için rol model olmuştur.

Sağlıklı, huzurlu, âhenkli ve güvenli bir toplum hayatı ve kamu düzeni ancak toplumun çekirdeği ve mikro organizması niteliğinde olan ailenin ve aile fertlerinin birbirleriyle sağlıklı bir ilişki ve iletişim içerisinde bulunmasına bağlıdır. Bu durum akrabalık ilişkilerinin yalnızca özel hukuk açısından değil kamu hukuku ve düzeni açısından da büyük bir öneme hâiz olduğunu göstermektedir.

DİPNOTLAR

1- Hucûrât, 49/13.
2- Akyüz, Vecdi, “Akraba”, DİA, II, 285-287.
3- Dağcı, Şamil, “İslâm Aile Hukukunda Evlenme Engelleri I -Sürekli Evlenme Engelleri-”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Ankara 1999), XXXIX, 175-237. 
4- Döndüren, Hamdi, “Ashâbü’l-ferâiz”, DİA, III, 467-468; Aktan, Hamza, “Miras”, DİA, XXX, 143-145.
5- Karaman, Hayreddin, “Asabe”, DİA, III, 452-453. 
6- (Berki, Ali Himmet, İslâm Hukukunda Ferâiz ve İntikal, Ankara, 1986, s. 94-118; Hamza Aktan, Mukayeseli İslam Miras Hukuku, İstanbul, 1989, s. 219-249; a.mlf., “Zevi’l-erhâm”, DİA, XLIV, 307-308).
7- Furkān, 25/54.
8- Aktan, Hamza, “Sıhriyet”, DİA, XXXVII, 111-112.
9- el-Bakara, 2/233.
10- Buhârî, “Şehâdât”, 7; Müslim, “Radâ”, 9.
11- Yaman, Ahmet, “İslâm Hukukuna Özgü Bir Kurum: Süt Akrabalığı”, Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, (Konya 2002), sy. 13, s. 55-67; Kaşıkçı, Osman, “Radâ”, DİA, XXXIV, 384-386.
12- Ahzâb, 33/4.
13- Ahzâb, 33/40. 
14- Aydın, M. Akif, İslam Osmanlı Aile Hukuku, İstanbul, 1985, s. 101-102; a.mlf., “Evlât Edinme”, DİA, XI, 527-529.
15- Nisâ, 4/1. 
16- Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’ân, (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1427/2006, VI, 14; Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-kebîr, Beyrut: Dârü’l-Fikr, 1401/1981, IX, 172.
17- Taberî, Tefsîrü’t-Taberî/Câmiu’l-beyân, (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Kahire: Dâru Hicr, 1422/2001, VI, 347-349).
18- Nisâ, 4/36.
19- Nahl, 16/90.
20- Buhârî, “Edeb”, 31, 85.
21- Buhârî, “İlim”, 37; Müslim, “İmam”, 74-77.
22- Buhârî, “Edeb”, 11.
23- Tirmizî, “Zekât”, 24, 26; Nesâî, “Zekât”, 22, 82; Fahreddin er-Râzî, et-Tefsîru’l-kebîr, IX, 172; Eren, Mehmet, “Kur’ân ve Sünnet’e Göre Sıla-i Rahmin Önemi”, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, 2008, sy. 12, s. 368-380; Çağrıcı, Mustafa, “Sıla-i rahim”, DİA, XXXVII, 112-113).


Kaynak: Din ve Hayat Dergisi, Yıl: 2016, Sayı: 28.



Aktif Ziyaretçi12
Bugün Toplam557
Toplam Ziyaret633619