• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://twitter.com/insanuislam











İRADE SAHİBİ BİR VARLIK OLARAK İNSAN

İRADE SAHİBİ BİR VARLIK OLARAK İNSAN Prof. Dr. Halis AYDEMİR

İRADE SAHİBİ BİR VARLIK OLARAK İNSAN

Prof. Dr. Halis AYDEMİR
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

İradeyi ancak Allah bahşeder

Küçükken irade sahibi bir oyuncağım olsun isterdim. Benimle konuşacak, bana arkadaşlık edecek, bana sadık kalacak. Büyüyünce anladım ki bir oyuncak şeklen ne kadar insana benzerse benzesin özünde hiçbir zaman irade sahibi bir insan gibi olamaz. Çünkü biz ona kusursuz insani bir görünüm verebilsek de hiçbir zaman bir ruh kazandıramayız. Nasıl davranacağına dair onu sanal zekâ ile donatıp programlayabiliriz belki ama neticede o bizim programladığımız gibi davranacak, veri madenlerinden elde ettiği en muhtemel seçeneği kullanacaktır; dolayısıyla hiçbir zaman gerçek bir irade sahibi özgün bir kişi olmayacaktır. Bu açıdan bakıldığında bir varlığa müstakil bir kişilik ve özgün bir irade bahşetmek ancak Yüce Yaradan’a mahsus bir kudret olarak önümüze çıkmaktadır.

Biz insanlar bazı şeyleri bir araya getirip belli biçimler verebilsek de yoktan bir nesne yaratamıyoruz. Aynı şekilde biçimlendirdiğimiz bir nesneye iradeli bir kişilik kazandıramıyoruz. Onlar birer makineden ibaret kalıyor. Şu hâlde yoktan bir varlığı yaratmak da o varlığa özgün ve irade sahibi bir kişilik kazandırmak da ancak Yüce Allah’ın (c.c.) kudretinde ve yetkisindedir. Kaldı ki biz insanlar kendi ruhsal varlığımızı ve iradi yanımızı anbean hissetsek ve yaşasak da onun vücudumuzun neresinde bulunduğuna ve nasıl bir cevher olduğuna dair hiçbir fikrimiz bulunmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında insan, en çok da kendi öz varlığının mahiyeti konusunda cahildir. Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ruh hakkında soru sorulduğunda Cenab-ı Hak şöyle cevap vermiştir: “Size ilimden yana az bir bilgi verilmiştir!” (İsra, 17/58.) Belli ki biz insanlar açısından bu konu gizemini kıyamete kadar koruyacaktır. Mahiyetini bilmesek de iradi yanımız varlığımızın en çok emin olduğumuz, en belirgin tezahürüdür. O kadar ki insan denince akla irade, sahibi bir varlık gelmektedir.

İrade sınırlı ve sorumlu bir özgürlük alanıdır

Bize verilen imkânlarla ne yapmak istediğimize karar verdiğimiz yerde “irademizi” hisseder ve kullanırız. Önümüze açılan farklı seçeneklerden herhangi birini serbestçe tercih edebileceğimiz duygusu bir özgürlük hissidir. Serbest irade ile eş güdüm hâlinde içimizde hemencecik beliriveren ve âdeta bu özgürlük duygusuyla atbaşı yarışan bir başka duygu ise “sorumluluk” duygusudur. Yaptığımız tercihin bizim açımızdan iyi ya da kötü illaki bir neticesi olacağı düşüncesi bizi tereddüde sevk eder. Bu yüzden insan, sınırlı ve sorumlu bir özgürlüğü değil; mutlak bir özgürlüğü tercih etmekte ve arzulamaktadır. Hâlbuki bu arayışın önü içimizde beliriveren bu sorumluk duygusuyla âdeta kapatılmış durumdadır.

Fıtratımızdan gelen bu sorumluluk duygusu serbest irademizi dengelemeye yaramaktadır. İradesini sınırsız yaşamak varken sorumlu davranmak ve onu kontrol altına almaya çalışmaktan çoğu insan hoşlanmaz. Çünkü büyüklenmek ve her istediğini sorumsuzca yapabilmek arzusu kulağa/nefse hoş gelmektedir. Ne var ki akleden insanlar serbest iradenin bir süreliğine ve emaneten Allah tarafından verildiğini ve bu süre sonunda bunun bir muhasebesinin yapılacağını aklederek kestirir ve görürler. Nitekim vahiy ile gelen bilgiler insanın fıtratıyla akıl edebildiği bu sonucu doğrudan ifade etmektedir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik ancak onlar bunu yüklenmekten kaçındılar; bundan ürktüler ancak insan onu yüklendi; ne var ki insan çokça zalim ve cahil oluverdi.” (Ahzap, 33/72.) Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere Cenab-ı Hak bu emaneti bütün varlıklara arz ettiğini haber vermektedir. Serbest bir iradeye kavuşarak Cenab-ı Hakk’ı gönüllü bir şekilde tanımak, isteyerek sevmek ve içtenlikle saygı duymak imkânı ancak bu özgürlük ortamında mümkündür. Ne var ki çoğunlukla insan bu serbestliği Cenab-ı Hakk’a zulmetmek, O’nun büyüklüğünü tanımamak ve gerçeği göz ardı ederek cahilce davranmak yönünde kullanmıştır. Bu durum ayetin sonunda açıkça ifade edilmektedir.

İradenin nihai muhasebesi ahirettedir

İradenin sorumlulukla eşlenik olduğunu dolayısıyla da irademizi yaşarken sonuçlarının bir kısmını daha bu dünyadayken göreceğimizi ve esas karşılığının ise din günü Yaradan’ın huzurunda verileceğine dair akleden yürekler ve vicdanlar tam ve net bir bilinç içerisindedir. Allah (c.c.) gönderdiği peygamberler ile bu gerçeği (ahiret inancı) insanlara hep hatırlatmış ve onları uyarmıştır. Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Yoksa sizi abes olsun diye yarattığımızı mı sandınız?” (Müminun, 23/115.) Yüce Allah yaşadığımız bu hayatın ve hayatta elde ettiğimiz imkânların bir hiç uğruna sebepsiz ve anlamsız olmadığını hatırlatmaktadır. Bunları iyi yönde kullananlarla kötü yönde kullananların akıbetlerinin aynı olmayacağını bize ikaz etmektedir. Hak Teâlâ buyuruyor ki: “Yoksa kötülükleri işleyenler bizim onları hayatlarında ve ölümlerinde iman eden ve salih amelleri yapanlarla bir mi tutacağımızı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye, 45/21.) Bir başka ayette ise: “Yoksa iman edip salih ameller işleyenleri yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutacağız; yoksa biz muttakileri azgınlar gibi mi sayacağız?” (Sad, 38/28.) buyurmaktadır.

İrade ne olmak istediğimize karar verdiğimiz bir süreçtir

Dünyada insanlar farklı farklı üstünlüklerle yaratılmışlardır. Öte yandan sahip oldukları imkânlar da çeşit çeşittir. Bunların hiçbirine başlangıçta kendimiz karar vermiş değiliz. Dolayısıyla dünyadaki geçici koşullarımız Yaradan tarafından sınav amaçlı olarak belirlenmiştir. Hâlbuki ahiretteki durumumuz bu dünyadaki iradeli davranışlarımızla elde edeceğimiz sonuca göre şekillendirilecektir. Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor: “Bak! Biz onları nasıl farklı farklı üstünlükler içerisinde kıldık; hâlbuki ahiretteki üstünlükler daha büyük ve daha değerlidir.” (İsra, 17/21.) Dolayısıyla dünyadaki farklılıklarımız ve üstünlüklerimiz bu geçici süreçte Cenab-ı Hakk’ın takdiri iken ahiretteki derecelerimiz ise bizim kendi irademizle ve tercihlerimizle karşılığını bulacağımız neticeler olacaktır. Bu açıdan bakıldığında kelimenin tam manasıyla bir heykeltıraş gibi kendi gelecek varlığımızı kendi ellerimizle şekillendiriyoruz. Bakınız Cenab-ı Hak ne buyuruyor: “Her kişi kendi kazandığı karşılığında rehindir.” (Tur, 52/21.)

Zorla güzellik olmaz, sevgi ancak gönüllü olur

Gönüllü irade gerçek bir sevginin ortaya çıkabilmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. İnsan, Cenab-ı Hak ile gönüllü bir kulluk ilişkisi kurabilmesi için yaratılmıştır. Zira sevgi zorla olacak bir şey değildir. Gayb ortamı dediğimiz ve içerisinde bizi cebredecek herhangi bir görünür etkenin bulunmadığı steril/arınık bir dünyaya inanıyoruz. Söz gelimi Allah’ı (c.c.) ve meleklerini göremiyoruz. Etrafta Cenab-ı Hakk’ın orduları bizi O’na iman etmeye zorlamıyor. Bu özgür ortam, iradenin serbestçe gerçekleşebilmesi ve sevginin ortaya çıkabilmesi için vazgeçilmez ve hayati bir önem taşır. Aksi takdirde gerçek anlamda bir sevgiden söz etmek mümkün olmaz. Sevgi olmayınca gerçek manada bir kulluk da olmaz. Çünkü Allah (c.c.) resule tabi olup dine adım atmayı sevgi koşuluna bağlamıştır: “De ki: ‘Şayet Allah’ı seviyorsanız o takdirde bana uyun ki Allah da sizi sevsin!’” (Âl-i İmran, 3/31.)

Cenab-ı Hak Hz. Musa (a.s.) ile konuşurken ona buyurdu ki: “Muhakkak ki kıyamet saati gelmekte ancak ben, her kişi çabaladığının karşılığını bulsun diye onu gizlemekteyim.” (Taha, 20/15.) Kıyamet saati gibi kişiyi iman etmeye zorlayacak dolayısıyla kişide serbest herhangi bir irade bırakmayacak etkenlerin tamamının bu hayatta gizlenmiş olmasının temel esprisi budur. Allah’ın (c.c.) yarattığı dünya ortamı böylesine steril bir ortamdır. Bu ortamda dileyen iradesini kullanarak var eden kudreti tanımaya yönelebilir ve elde ettiği bilgiler ile akledip Cenab-ı Hakk’ı tanıdıkça sevebilir. Öte yandan bir başkası da büyüklenmek suretiyle var eden kudreti tanımaya ve sevmeye götüren tüm süreçlere sırtını dönebilir. Ona göre varlık, yönetilmeyen kör ve karanlık bir süreçte rastlantısal oluşmuş olmalıdır. Böylece bu kişi varlığı sahipsiz belleyerek/addederek sorumluluk duygusundan sıyrılmaya ve kendisini mutlak anlamda özgür kılmaya yönelir; işte dinî ıstılahta iradenin böylesi kötü kullanımına “istikbar” denilmektedir. Böyle bir kul kendi iradesiyle yaratıcısının sevgisinden bilerek ve inatla uzaklaşarak sonunda ilahi gazaba müstahak olur. Görüldüğü üzere bu hayatta insanın önünde her iki yol da açıktır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Biz insana yolu açtık; ya şükreden olur yahut nankörlük eden!” (İnsan, 76/3.)

Yaratmak, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin bir eseri olduğu gibi yarattığı varlıkları yok etmek de Cenab-ı Hakk’ın hükmüne bağlıdır. Yaratılan varlıkların artık yok olmama arzusu ve sürekli hayatta kalma beklentisi yani ebediyet tutkusu Cenab-ı Hak tarafından kulların iradeli kazanımlarına bağlanmıştır. Bu durum, Yüce Allah’ın (c.c.) adaletinin ve hikmetinin bir gereğidir. Dolayısıyla Allah (c.c.) sonsuzluk arzusu içerisindeki biz varlıklara bu güzel akıbeti kendisiyle kuracağımız gönüllü bir “sevgi” ilişkisi üzerinden vadetmiş bulunmaktadır. Özgür bir iradeye kavuştuğu hâlde Rabbini saymaya devam eden iyi kimselerin, sonsuz gelecekte Allah’ı (c.c.) seven ve Allah tarafından sevilen olmaları akleden kalplerin değerlendirebileceği bir güzelliktir. Nitekim Allah (c.c.) buyuruyor ki: “Yuhibbuhum ve yuhibbunehu!” (O, onları seviyor onlar da O’nu seviyorlar!) (Maide, 5/54.)

Dünya öncesinde henüz iradesi yokken “Elbette Rabbimizsin.” (Kalu Bela!) demiş kimselerin özgür bir iradeye ve serbest bir ortama kavuştuklarında Rablerini tanıyıp tanımamalarına bağlanmış bir akıbetten söz ediyoruz. İyiler Cenab-ı Hakk’a saygı göstermeyi dünyada da sürdürürken kötülerin serbest bir ortama kavuşur kavuşmaz hareket eden aracın arka penceresinden etraftakilere garip hareketler yapan yaramaz çocuklar gibi Cenab-ı Hakk’ı artık tanımamaya ve saymamaya yönelmeleri onları sonsuz bir gelecek bahtiyarlığından mahrum eder. Dünya hayatı öncesi henüz iradesine kavuşmamışken Rabbini tanıyıp ikrar eden ancak iradesine kavuştuğunda Cenab-ı Hakk’a karşı büyüklenerek onu tanımamayı direten ve artık kendisinin müstakil ve bağımsız olduğunu sanan çoğu insanın durumu Allah’a karşı tam bir nankörlüktür. İşte bu vefasızlık iradesinin ortaya çıkabilmesi için de dünya gibi özel hazırlanmış steril/arınık bir ortama ihtiyaç vardır.

Bizi biz yapan irademizdir

Kudreti ile kendisinden ayrı özgür ve irade sahibi şahsiyetler yaratabilen Cenab-ı Hak bu kimselerin iyi biri olmak ya da kötü biri olmak bakımından tercihlerini bizatihi kendilerine bırakmıştır; işte bu Yüce Allah’ın adil bir hikmetidir. Dolayısıyla “Bizi yaratıp bize hiçbir irade vermeksizin doğrudan cennetine koysaydı...” diyenlerin tezi bir o kadar hikmetsiz ve sevgisiz kalmaktadır. Nitekim öyle olsaydı cennette olanların Cenab-ı Hakk’ın kendilerine verdiği bu muazzam ve sonsuz saadeti anlamlandıracak güzel bir geçmişleri ve hikâyeleri olmazdı. Aynı şekilde şayet iradeleri kendilerine verilseydi Cenab-ı Hakk’a hiç saygı göstermeyecek kötülerin de iyilerle aynı cennette ve aynı akıbette eşitlenmeleri gibi son derece yanlış ve adil olmayan bir netice ortaya çıkardı.

“Hepimizi yaratsaydı ve hepimizi cebren iyi kılsaydı ve öylece cennetine koysaydı...” diyenlerin ise benlik, irade ve özgür kişilik kavramlarını büsbütün ıskaladıkları izahtan varestedir. Zira böylelerinin bu yaklaşımı “Bizi hiç yaratmasaydı…” ile neredeyse eş anlamlıdır. Çünkü özgür/özgün bir kişiliği bulunmayan etrafımızdaki varlıklar ile insan arasındaki bariz farkı hepimiz elbette biliyor ve görüyoruz. Nitekim herhangi bir hayvan bir cürüm işlese hatta bir kişinin ölümüne bile yol açsa onu bundan mesul tutamıyoruz; çünkü irade sahibi özgün bir kişiliği yok. Meşhur bir tabirle kısaca söylersek “İraden yoksa sen sen değilsin!” Şu gayet açık ki irademiz olmasaydı bizler “biz” olmazdık; yani var olmuş olmazdık.

İrade bireyseldir; bir başkasına asla devredilemez

Herkes Rabbine fert fert dönecektir. (Enam, 6/94.) Dolayısıyla irade yetkisi ve sorumluluğu bir başkasına devredilemez; bir başkasının verdiği karara kişi kendisini teslim edemez; çünkü Allah (c.c.) biz kullarını bundan kesinlikle menetmiştir. Hak Teâlâ buyurdu ki: “Sen kendin bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Muhakkak ki işitmek, görmek ve gönül; tüm bunlardan ötürü sorumluluk vardır!” (İsra, 17/36.) Allah (c.c.) her birimize önümüzdeki seçenekleri iyi ya da kötü temyiz/fark edebilme istidadı yani ön hazırlığı vermiştir. Bu durum bizim fıtratımızın bir parçasıdır. Sonra kişi önünde beliren ve netleşen bu seçeneklerden doğrusuna yönelirse buna dair Cenab-ı Hakk’ın vadettiği güzelliklere yaraşır bir amel kazanmış olur; ancak kötüsüne yönelir ve bile bile yanlışı tercih ederse o durumda da kişinin kendisi bunun ahirette olumsuz sonuçlarına katlanmak zorunda kalır. Dolayısıyla iradenin tam bir farkındalıkla yaşanabilmesi ve mesuliyetin tahakkuk edebilmesi için basiret/bilinç/şuur olmazsa olmaz bir zorunluluktur. Nitekim Allah (c.c.) elçisini şu çağrıyla göndermiştir: “De ki: ‘Bu benim yolum; Allah’a çağırıyorum ama basiret üzere!’” (Yusuf, 12/108.)

Binaenaleyh hiç kimse Allah’ın huzurunda “Ben falancaya irademi devretmiştim; o ne derse onu yapmıştım; yanlışsa cezasını da o çeksin.” diyerek kendisini kurtaramaz. Çünkü Allah’ın razı olmayacağı bir şeyi yapmak konusunda hiçbir yaratığa itaat edilemez. Vaktiyle atadığı bir komutan askerlerine kendilerini ateşe atmayı emredince bu olayı varıp Allah’ın peygamberine sordular o da buyurdu ki: “Yaradan’a isyan etmek hususunda hiç kimseye itaat yoktur; itaat ancak maruf şeylerdedir!” (Buhari, 6743.) Dolayısıyla kişi kendi iradesinden ancak ve ancak Allah’a (c.c.) karşı yine kendisi sorumludur. Bu yüzden Cenab-ı Hak buyurdu ki: “Hiçbir günahkâr bir başka günahkârın yükünü yüklenmez.” (Enam, 6/164.) Yine Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Her kişi kendi kazandığı karşılığında rehinedir.” (Müddessir, 74/38.) Öte yandan hiçbir kimse bir başkasının iradesini baskı altına alma hakkına da sahip değildir. Nitekim Rabbimiz buyuruyor ki: “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256.) Bir başka ayette ise Hz. Peygamber’i (s.a.s.) şöyle uyarmaktadır: “Yoksa sen mi, iman edinceye değin insanları zorlayacaksın?” (Yunus, 10/99.)

Ol deyince olduran mutlak irade

Serbest irade ile mutlak irade arasındaki farkı biraz açalım. Serbest irade, kulun tercihini ortaya koyduğu esnada herhangi bir cebir altında kalmamasıdır. Yani isterse A seçeneğini, isterse B seçeneğini, isterse de C seçeneğini seçebilmesidir. Yahut isterse iyi ve doğru davranışları, isterse kötü yanlış ve en aykırı davranışları, hatta bir başkasının hakkında mütecaviz ve cürüm dolu fiilleri, hatta ve hatta kendi bedenine kastedecek şekilde haksız, en kötü işlemleri yapabilmesidir. Sınırlı seçenekler arasında olsa da bu durum aslında tam bir serbestliktir ancak bu yaptıklarının bir muhasebesi ve bu muhasebe neticesinde de ödül ya da ceza cinsinden sonuçları olur. Dolayısıyla serbest irade sınırlı ve sorumlu bir özgürlüktür.

Mutlak irade ise her şeyi yapabilmek ve yaptığı hiçbir şeyden ötürü asla sorumlu olmamaktır. Bu açıdan bakıldığında mutlak irade tekildir; iki ayrı zatta bulunması muhaldir. Zira tanım gereği çakışma meydana gelir; biri diğerine karşı sorumlu olmak zorunda kalır. Burası iyi anlaşılacak olursa mutlak iradenin ancak ve ancak var eden Yüce Allah’a (c.c.) has olduğu görülecektir. Nitekim Allah (c.c.) buyurdu ki: “Muhakkak ki senin Rabbin yapmak istediği her şeyi yapandır.” (Hud, 11/107.) Ve yine Allah (c.c.) buyurdu ki: “O, yaptığı hiçbir şeyden sorumlu tutulamaz!” (Enbiya, 21/23.)

Rabbine dön denince biten serbest irade

Sorumluluktan kaçan insanların serbest irade ile yetinmeyip mutlak bir iradeye heves etmeleri Allah’a (c.c.) öykündükleri anlamına gelir. İşte bu, tam manasıyla kulun yaratıcısına karşı büyüklenmesidir. Çünkü mutlak irade ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır. Kulluğumuzu reddedip ilahlaşma arzusu içerisine girersek ve böylece bize bahşedilen bu irademizle Cenab-ı Hakk’a karşı diklenirsek Yüce Yaradan bu istikbarımızın karşılığını sonsuz bir azap ile cezalandıracağını bizlere haber vermiştir. Bu hayattaki sayısını bilemeyeceğimiz nimetler ve bu nimetler üzerine kurulu bu son derece değerli iradi varlığımızın önemini ve ciddiyetini konu ettiğimiz bu ebedî ve vahim sonuçtan anlayabiliriz.

Dünya hayatında irademizle ortaya koyduğumuz özgür davranışlarımız, sonsuza attığımız birer imza gibidir. Ölüm gelince irademize tanınan süre artık tükenmiş demektir ve her kişi istemli yahut istemsiz Rabbine dönmek zorunda kalır. Böylece sınırlı zaman ve seçeneklerle emaneten yaşatılmış bulunan serbest ama sorumlu iradenin sonuna gelinmiş demektir. Son kertede ölüm iradeyi ortadan kaldırır ve artık hesap zamanıdır.

Rabbim dünyadayken kullandığımız bu ağır ve mesuliyetli iradenin hesabını ahirette kolay eyleye, amin!


Kaynak: Diyanet Aylık Dergi


416 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Üye Girişi
Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam209
Toplam Ziyaret3621559
MAKALELER
EĞİTİM SUNUMLARI