• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://twitter.com/insanuislam











ÖLÜMSÜZLÜĞE ŞAHİT OLMAK

ÖLÜMSÜZLÜĞE ŞAHİT OLMAK


ÖLÜMSÜZLÜĞE ŞAHİT OLMAK

Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Vaizi



Tabiatındaki baskın yönelişlerden biri olarak ölümsüzlük arzusuna rağmen insan, bu geçici âlemin fâni bir yolcusudur. Biliyoruz ki aldatıcı şeylerden ibaret olan bu dünya (Âl-i İmran, 3/185.), hiç kimse için nihai karargâh değildir. Bu sınırlı bir geçim ve göreli bir imkân alanında insan, bir süreliğine kalıp sonra yoluna devam edecektir. Ebediyete giden bu yolun güzergâhında ise ölüm bulunmaktadır. Bu anlamda ölüm, hayatın değil doğumun zıddıdır ve insan âdeta ölmek üzere doğmuştur.

Ölümsüzlük arzusuna sahip bir varlık için ölüm, son derece ürkütücü ve hatta korkutucu bir gerçektir. Ölümden daha korkutucu olan ise anlamsız bir hayat yaşamaktır. Bu sebeple insan, geçmişten bugüne daima bir anlam arayışı içerisinde olmuştur. Eşsiz yetkinliklerle donatılan ve duygu, düşünce, ilim, irfan gibi ayırıcı vasıflarıyla temayüz eden insanın yeryüzü serüveninin elbette derinlikli bir anlamı olmalıdır. Beyhude var olmanın anlamsızlığını yırtacak bir mana ve sorumsuzca yaşamanın sefaletini izale edecek bir gaye bulunmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de söz konusu gayenin “yalnız Allah’a kulluk etmek” (Zariyat, 51/56.) olduğu ifade edilir. Buna göre insanın yeryüzü serüveni, Allah (c.c.) ile en doğru irtibatı kurmaya ve bunun gerektirdiği şekilde bir hayat yaşamaya matuftur. Ölümün ve hayatın varlığı ise kimlerin Allah ile bağının daha güçlü ve yaşantısının daha güzel olacağını ortaya çıkarmak içindir. (Mülk, 67/2.)

Bu anlamda yaşamak, bir bakıma “İnsan ne için ölmeli?” sorusunun cevabına imkân tanıyan bir süreçtir. Kur’an-ı Kerim’de müminlere telkin edilen “De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (Enam, 6/162.) ayeti ise bu sürece derinlikli bir anlam atfetmekte, varoluşun gayesini ve yaşamanın düsturunu ortaya koymaktadır. Maharet, yaratılış itibarıyla mükerrem bir varlık olan insanın hayat ve ölüm denkleminde bu ulvi gayeyi içselleştirmesi; o doğrultuda sağlam bir tavır ortaya koyarak onur, haysiyet, kerem ve izzetini son nefesine kadar koruyabilmesidir.

İslam’ın bütün hükümleri bu ideali gerçekleştirmek üzere vazedilmiştir. Bilindiği üzere hayat, hürriyet, mülkiyet, zürriyet ve diyanet ekseninde teşekkül eden temel haklar, her insanın doğuştan sahip olduğu mutlak korunması gereken haklardır. İslam, insanın yeryüzünde güven içerisinde, huzurlu ve erdemli bir şekilde yaşayabilmesi için varoluşsal anlamı bulunan bu hakları teminat altına almış, mukaddes ve dokunulmaz kabul etmiştir. Yüce Allah (c.c.), söz konusu hakların savunulması uğrunda, mecbur kalınırsa “can feda etmeyi” de meşru ve muteber kılmıştır. Hatta bu uğurda Allah için mücadele etmeyi “cihat” kavramıyla ifade ederek müminler için bir iman ve kulluk sorumluluğu addetmiştir.

Allah yolunda seferber olmak

Cihat, İslam inancının temel kavramlarından biridir ve Allah’ın rızasına uygun, insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşama veya bu yolda insanın önündeki engellerin kaldırılması adına gösterilen her türlü çaba ve gayreti ifade eder. Bu bağlamda cihat, insanın bir yönüyle Allah (c.c.) için yaşamanın engelleri olan gizli düşman şeytana ve nefsin süfli arzularına, diğer yönüyle de savaşta düşmana karşı giriştiği mücadeledir. Her iki durumda da nihai gaye, Allah’ın rızasıdır. Cenab-ı Hakk’ın, “Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihat ediniz.” (Tevbe, 9/41.) ve “Allah uğrunda hakkıyla cihat ediniz.” (Hac, 22/78.) ilahi fermanı, cihadın her iki çeşidini de kapsamaktadır. Bu ayetler, aynı zamanda tam bir kulluk bilinciyle maddi manevi her türlü imkânı Allah yolunda seferber etmenin gereğine işaret etmektedir.

Yüce Allah, kendisi için feda edilen hiçbir şeyin zayi olmadığını ve ebedi âlemde sınırsız karşılığa vesile olacağını Kur’an-ı Kerim’de tafsilatıyla beyan etmiştir. Pek çok ayette müminler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihada teşvik edilmiş, mücahitlerin hem dünyevi hem de uhrevi kazançlarına ve üstünlüklerine vurgu yapılmıştır. (Bakara, 2/218; Âl-i İmran, 3/157; Nisa, 4/95-96; Tevbe, 9/20.) Peygamber Efendimiz de “Cihat amellerin doruğudur; kubbesidir.” (Tirmizi, Fedailü’l-Cihat, 22.) buyurarak ona denk bir amel olmadığını (Buhari, Cihat, 1.) ifade etmiştir. Ayrıca, bir keresinde cihada gönderdiği Abdullah b. Revâha’nın, kendisiyle birlikte namaz kılma arzusuyla arkadaşlarından bir müddet geri kaldığını görünce ona: “Yeryüzünde bulunan şeylerin tamamını infak etsen, onların (savaşa gidenlerin) erken çıkışlarındaki fazileti elde edemezsin.” (Tirmizi, Cuma, 28.) buyurarak cihattan başka bir yolla erişilemeyecek manevi üstünlüğe dikkat çekmiştir.

Bu bağlamda dikkat çekici bir diğer olay da Bedir ashabıyla ilgilidir. Bedir savaşında şehit olanların ardından bazı insanların “Falan öldü; dünya nimetlerinden ve lezzetlerinden mahrum kaldı.” demeleri üzerine şu ayetlerin nazil olduğu rivayet edilmiştir: “Ey iman edenler! Sizler, sefere çıkan veya savaşa giren kardeşleri hakkında -Allah sonunda bunu kalplerinde bir hasret acısı kılsın diye- ‘Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi.’ diyen inkârcılar gibi olmayın. Hayat veren de öldüren de Allah’tır; Allah yaptıklarınızı görmektedir. And olsun ki Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz biliniz ki Allah’tan gelecek bir bağışlama ve bir rahmet, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (Âl-i İmran, 3/156-157.)

Bu ayetler, bir taraftan Müslümanları düşmanla mücadeleye ve onların vereceği sıkıntılara karşı sabırlı ve metanetli olmaya hazırlarken diğer taraftan da hayatı anlamlandıran ve ölümü güzelleştiren şu hakikate işaret etmektedir: Dünya da ahiret de Allah’ın elindedir. Ölümü de hayatı da yaratan O’ dur. Dolayısıyla O’nun için yaşamak ve O’nun yolunda ölmek, müminlerin vazgeçilmez gayesi olmalıdır.

Nebevi arzuya talip olmak

Kur’an ve sünnet, bu dünyadaki en büyük kazancın, Allah’ın adını yüceltmek için din, vatan, hürriyet ve mukaddesat uğrunda verilen mücadeleyle mümkün olacağını ortaya koymaktadır. Bu yolda can feda etmek ise mümin için en büyük bahtiyarlık ve en üstün şeref vesilesidir. Çünkü dünyanın bütün nimetlerini bir yana bırakarak sırf Allah için sergilenen böyle bir mücadelenin neticesinde ya ilahi iltifata ve mükâfata mazhar olan gazilik unvanı yahut cennete ve ölümsüzlüğe açılan bir kapı olarak şehitlik makamı vardır.

Allah yolunda mücadele etmek, Müslümanlar için bir görev olduğu gibi aynı zamanda en faziletli ameldir. Bu sebeple Allah Resulü, İslam medeniyetinin merkezi olan Medine’de dinî, siyasi, iktisadi ve içtimai varlıklarını tehdit eden düşmanlara karşı Allah için savaşmış; civardaki düşman kabilelerden gelen saldırıları karşılamak, yerinde bastırmak ya da gerçekleşen saldırılara cevap vermek amacıyla birçok seriyye düzenlemiştir. Söz konusu seriyyelerde Peygamberimizin ve ona inananların en önemli motivasyonu ise hiç şüphesiz şehadet arzuları olmuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu gerçeğe işaretle “…Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı hiçbir seriyyeden geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allah yolunda şehit olmak, sonra diriltilip tekrar şehit olmak yine diriltilip tekrar şehit olmak isterdim.” (Buhari, İman, 26.) buyurmuştur. Nebevi bir arzuyu dile getiren bu hadis, aynı zamanda bir Müslüman için şehitliğin ne denli yüce bir paye ve üstün bir makam olduğuna delalet etmektedir.

Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) bile erişmeyi arzuladığı, insanın bu dünyada kendi iradesiyle elde edebileceği ender bir makam olması hasebiyle şehadet, Allah’a ve ahirete inananların en büyük ülküsü olmuştur. Bu yüzden tarih boyunca Müslümanlar, ucunda şehadet imkânı olan bir savaşa çağrıldıklarında, imanlarına sadakatin bir göstergesi olarak derhâl icabet etmişlerdir. Allah’ın adını yüceltmek için din, iman, vatan ve mukaddesat uğrunda seferberlik ruhuyla cenge koşmuşlardır. İslam tarihi, Bedir’den Uhud’a, Mekke’nin fethinden Malazgirt’e, İstanbul’un fethinden Çanakkale zaferine kadar her yerde aynı ruha ve kararlılığa şahit olmuştur. Zira bu ruhla girilen savaşta, hayatın dünya ile sınırlı olmadığına inananlar için kaybetmek söz konusu bile değildir. Ölürsek şehit, kalırsak gaziyiz inancıyla Allah için mücadele edenlere hüzün ve hüsran yoktur. Onlar, her hâlükârda büyük mükâfatlara nail olacaktır. Cenab-ı Mevla’nın, “Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona pek yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisa, 4/74.) fermanı, onlar için en güzel müjdedir.

Allah yolunda öldürülenlerin amelleri asla zayi olmayacaktır. (Muhammed, 47/4-6.) Kıyamet gününde onlar, yaralandıkları gün gibi kıpkırmızı ve misk kokulu kanlarıyla Allah’ın huzuruna gelecek (Ebu Davud, Cihad, 40.), Allah da onları, karşılığında canlarını ve mallarını satın aldığı cennete koyacaktır. (Tevbe, 9/111.) Cennette kendilerine bahşedilen makama ve sınırsız ikrama şahit olan şehitler; Rabbimizin, müminlerin mükâfatını eksiksiz verdiğini açıkça görmelerinin sevinciyle kendilerinden sonra şehit olacak kişileri müjdelemek isteyeceklerdir. (Âl-i İmran, 3/170.) Onun içindir ki Allah Resulü (s.a.s.), “Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa dahi dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü ileri derecedeki itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.” (Buhari, Cihad, 21.) buyurmuştur.

Ölümsüzlük arzusuna karşılık gelen hayat

Esasen şehitlik, Allah’a verdiği söze sadık kalarak Hz. Peygamber’in getirdiğine noksansız iman eden, onu tasdik eden ve onunla amel edenlerin erişeceği bir mertebedir. Bu noktada belirleyici etkenin niyet olduğu unutulmamalıdır. Zira İslam’da ameller, niyetlere göre bir anlam ifade eder. Niyetin mahalli de kalptir. Peygamber Efendimiz, “Allah Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehitlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile Allah onu şehitlik mertebesine ulaştırır.” (Müslim, İmare, 157.) buyurarak bir müminin kalbinde filizlenen şehadet arzusunun, cihat meydanında olmasa bile onu şehitler makamına eriştirebileceğini müjdelemiştir. İş bu arzuyla yaşayabilmektir. Çünkü “Şehitliği gönülden arzu eden bir kimse, şehit olmasa bile sevabına nail olur.” (Müslim, İmare, 156.)

Diğer taraftan dinî literatürde hükmi şehitlik diye bir makam da vardır. Hadis-i şeriflerde bu durum şöyle ifade edilmektedir: “Şehitler beş kısımdır: Bulaşıcı hastalığa yakalanan, ishale tutulan, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda savaşırken şehit olanlar.” (Buhari, Cihad, 30; Müslim, İma re, 164.); “Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir; dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir.” (Ebu Davud, Sünnet, 29.) Kısacası kişi, sarsılmaz bir iman, halis bir niyet ve istikamet üzere bir hayat dairesinde, İslam’ın korunmasını amaçladığı temel esasları korumak için ölür veya öldürülürse sözünü ettiğimiz makama erişir.

Zaten Allah yolunda ölen veya öldürülenlere şehit denilmesi de onların hakka ve hakikate şahit olmaları hasebiyledir. Onlar, dünya menfaatini önceleyen nefsin geçici isteklerine, hazza, ihtirasa gösterişe ram olmaksızın hareket ederek Allah için canlarını ortaya koymuşlardır. Yeryüzünde iyiliğin, adaletin ve merhametin hâkim olması için mücadele etmişler ve bu uğurda şehadet şerbeti içerek varlıklarını yeni bir boyuta taşımışlardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Zira onlar diridir fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara, 2/154.); “Sakın Allah yolunda öldürülenlerin ölü olduklarını sanma! Onlar diridir ve Rableri katında rızıklara mazhar olmaktadır.” (Âl-i İmran, 3/169.) ayetleriyle şehitlerin ölü olmadıkları, hususi bir hayatla diri oldukları ve Allah tarafından rızıklanmaya devam ettikleri bildirilmektedir. Dolayısıyla şehit olmak, ölmek değil; insandaki ölümsüzlük arzusuna karşılık gelen yeni bir hayatın başlangıcına şahit olmaktır. Bir bakıma âdemoğlunun yaratılıştan bu yana peşinden koştuğu ab-ı hayatı bir şerbet gibi yudumlayarak Yaradan’ın sonsuz rahmet, mağfiret ve ikramına nail olmaktır.


Kaynak: Diyanet Aylık Dergi


36 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Üye Girişi
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam200
Toplam Ziyaret3621550
MAKALELER
EĞİTİM SUNUMLARI