• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
|| HOŞ GELDİNİZ ||
MAKALELER
EĞİTİM ve SUNUM DOSYALARI
VAAZ ARŞİVİ KATEGORİLERİ
DİYANET FETVALARI

MUS’AB B. UMEYR; HAYATI, KİŞİLİĞİ, İSLAM TARİHİNDEKİ YERİ İSLAM ÖNCESİ MEKKE’DE DÎNÎ HAYAT

MUS’AB B. UMEYR; HAYATI, KİŞİLİĞİ, İSLAM TARİHİNDEKİ YERİ

İSLAM ÖNCESİ MEKKE’DE DÎNÎ HAYAT

Arabistan’da dinî hayat, putlara tapmanın din olarak telakki edildiği bir özellikte ortaya çıkar. Puta tapıcılık yanında farklı mahallerde Hristiyanlar, Yahudiler, Mecusîler, Sâbiîler ve Hanifler olmak üzere dinî yaşantıda çok çeşitlilik hâkimdi.

Bunlardan hususiyle putperestlik diye de bilinen “şirk”, câhiliye kültür ve hayatının bütün katmalarında kendisini hissettirmiştir. Hemen her evde irili ufaklı birkaç tane put bulunurdu. Ayrıca her kabile ve aşiretin de yine tanrı olarak kabul ettikleri putlara sahip oldukları bilinmektedir. Bu yönüyle tanrı put, onlar için manevî varlıkların somut şekle dönüşmüş haliydi. Araplar açısından nihai bir tanrı olmaktan çok, onları bir arada tutan ve kabile bağımsızlığını simgeleyen bir “alâmet” olarak algılanıyordu.

Lat, Menât, Uzza ve Hubel adındaki büyük putların Kâ’be’de bulunması, onların her yıl hac mevsiminde hacılar tarafından ziyaret edilmesini, bu sayede ticaretin bu coğrafyada gelişmesini sağlardı. Aslında Araplar putları tanrı olarak kabul etmiyorlardı. Dinî yaşantılarında Allah inancı mevcuttu ve onlar putlara tapma gerekçelerini şöyle izah ediyorlardı: ‘Şayet onlara: "Gökleri ve yeri yaratan kimdir?" diye soracak olursan, elbette "Allah'tır" diye cevap vereceklerdir. De ki: "el-Hamdülillah. Fakat onların ekserisi bunun anlamını bilmezler." (Lokman;31:25) “İyi bilin ki halis din, yalnız Allah'a yapılır. Allah'tan başka birtakım hâmiler edinerek: "Biz onlara sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz." diyenlere gelince, elbette Allah, onların hakkında ihtilaf ettikleri hususlarda aralarında hükmünü verecektir. Allah yalancılığı, nankörlük ve kâfirliği huy edinenlere hidâyet etmez, onları emellerine kavuşturmaz.’’ (Zümer;39:3)

Hz. İbrahim’in getirdiği tevhide dayalı Hanif dininden uzaklaşmak, sadece Allah inancını kabul edip, Allah’ın getirdiği dünya ve ahiret nizamını sağlayan kurallar bütününü ifâde eden dini tanımamaktan doğan manevî boşluğu ne yazık ki dünyaca menfaatlenecekleri değerler doldurmuştu. Putlar da onlar için bu sebeple önemliydi.

Araplar’da ortak olan bir özellik varsa, o da kabilesi ile övünme olgusudur. Zira Araplar, aşiret ve kabileler halinde yaşarlardı.Burada Mukaddime sahibi İbn Haldun’un şu görüşünü nakletmek yerinde olacaktır: “Şehir ve kentlerde insanların birbirlerine düşmanlık ve zulmetmelerine yöneticiler ve devlet engel olmaktadır. Onları birbirlerine zulmetmekten devletin gücü ve otoritesi frenleyip alıkoyar. Tabiî eğer bizzat yönetimin kendisi zalim değilse. Şehir ve kentlere, geceleyin ansızın veya gündüz kendilerini savunmaktan aciz oldukları zamanlarda; dışarıdan gelecek düşmanlıklara ise şehirlerin surları ve kaleleri engel olur. Veya dışarıdan gelen düşmanlıklara, hazırlıklı olunduğu takdirde devletin askerleri tarafından engel olunur.

Bedevî kabileleri içinde ise, bazılarının diğer bazılarına zulmetmelerine, herkesin saygı duyup hürmet ettiği ve sözünü dinlediği kabilenin ileri gelenleri ve büyükleri engel olur. Kabilelere dışarıdan gelecek düşmanlıklara da kabilenin yiğit ve cesur gençleri engel olur. Ancak bunların (dışarıdan gelecek düşmanlıklara) karşı kendilerini savunabilmeleri, güç ve kuvvet sahibi olmaları aynı nesepten (gelmeleriyle) mümkün olur. Çünkü Allah insanların kalplerine, yakınlarına ve akrabalarına karşı şefkatli olma ve yardım etme duygularını yerleştirmiştir. İşte bu duygu sayesinde dayanışma ve yardımlaşma olmakta ve düşmanlarının onlardan korkması sağlanmaktadır.

İbn Haldun’un analizi, özellikle İslâm’ın ilk tebliğ döneminde kendisini oldukça hissettirmiştir. Zira bir kişinin Müslüman olabilmesi için öncelikle kabilesinin rızasını almalıydı ki, daha sonra dışarıdan gelecek baskı ve şiddetler bir nebze de olsa asgariye indirilmiş olabilsin. Hem kendi kabilesinden dışlanma, hem de diğer aşiretlerden baskının bir araya gelmesi, o dönemde bir Müslüman için oldukça zor eziyetlere sebep olmaktaydı.

Mekke ve civarında akidevî, sosyal ve siyasî yozlaşmaların yoğun oluşu, güçlünün hâkimiyetine dayanan toplumsal yapı ve bu bozulmalardan dolayı sosyal müeyyide uygulayacak kurumların azlığı, Mekke için yeni bir düzenin varlığını zorunlu kılmaktaydı. Zulüm öylesine baş göstermişti ki millî şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy’un deyimiyle:

‘Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta

Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.’

İşte Mus’ab bin Umeyr (r.a) böyle bir toplumda dünyaya gelmişti.

HZ. PEYGAMBER’İN GENÇLERLE İLETİŞİMİ

Gençlik, insan ömrünün en kıymetli hazinesi, hayat mevsimlerinin bahar faslıdır. “Ağaç yaşken eğilir.” darb-ı meselinin de ifâde ettiği gibi, şahsiyet ve karakterin şekillendiği, pek ehemmiyetli bir dönemdir. Ayrıca gençlik; çalışkanlık, zindelik, cesaret, metânet, heyecan ve kuvvet mevsimi olması sebebiyle, ayrı bir kıymet taşımaktadır.

Gençliğin bu kıymet ve enerjisini çok iyi takdir eden Rasûlullah (S.A.V) Efendimiz, risâlet vazifesinin ilk günlerinden itibâren gençlerle yakından ilgilenmiştir.

Bu yakın alâkayı da, her insanın ayrı bir karakteri, idrak seviyesi ve kâbiliyeti olduğu hakîkatini dikkate almak sûretiyle gerçekleştirmiştir. Bu sebeple Efendimiz (s.a.v), alâkadar olduğu gençlerin öncelikle karakter ve kâbiliyetlerini tespit etmiştir. Daha sonra onlarla kendi gönlü arasında, âdeta bir cereyan hattı gibi samimî ve derin bir muhabbet bağı tesis etmiş, mecâzî bir ifâde ile onların rûhuna girecek bir damar bulmuştur. Bu sâyede onları nebevî terbiyesi ile yetiştirip İslâm dünyasının yıldız şahsiyetleri hâline getirmiştir.

GENÇ SAHÂBİLERDEN BİR KAÇ ÖRNEK

Asr-ı Saadet döneminde Müslüman olan gençlerin çoğu henüz yirmi yaşında bile değillerdi. Genç yaşta dinleri uğrunda nice meşakkatlere katlanmışlardı.

Ali bin Ebu Talip 10 yaşında(İlim, İdarecilik), Zeyd bin Harise 15 yaşında                         Abdullah bin Ömer 10 yaşında  (İlim), Abdullah bin Zübeyr 8 yaşında, Cafer bin Ebu Talip 17 yaşında (Diplomat), Abdullah bin Mes’ud 16 yaşında (ilim), Zübeyr bin Avvam 16 yaşında, Abdurrahman bin Avf 17 yaşında, Sa’d bin Ebî Vakkas 17 yaşında                         Osman bin Affân 25 yaşında, Ebû Ubeyde bin Cerrah 31 yaşında, Câbir bin Abdullah 15 yaşında, Zeyd bin Sabit 11 yaşında (Mütercim), Üsame b. Zeyd 19 yaşında (Komutan) veMus’ab bin Umeyr 25 yaşında (Öğretmen).

Medine’nin ileri gelenlerinden fâsık Ebû Âmir, İslâm’dan yüz çevirirken oğlu Hanzala müslüman olmuş ve Uhud’da şehit düşmüştü. Münafıkların reisi Abdullah bin Übey’in oğlu Abdullah samimî bir müslüman idi. Es’ad bin Zürâre, Ukbe bin Âmir ve Avf bin Hâris de İslâm’a en büyük hizmeti yapan genç müslümanlardandı.

Amr bin Cemûh’un oğlu Muâz (r.a.), kabilesindeki müslüman gençlerle anlaşarak, bir gece babasının putunu gizlice civarda bulunan pislik çukuruna attı. Sabahleyin bu hâli gören Amr, dehşet içerisinde kalarak putunu çukurdan çıkardı. Temizleyip güzel kokular sürerek yerine koydu.

Genç yaşta müslüman olarak İslâm semasında yıldızlaşan ashâb-ı kirâm, elbette ki bu sayılanlardan ibâret değildir. Bunların dışında pek çok genç sahibi mevcuttur. Bilhassa ilk müslümanların safları arasında genç hanımların da olması, çok dikkat çekicidir. Peygamber Efendimiz’in kızları Hazret-i Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma’nın yanı sıra Hazret-i Ömer’in kız kardeşi Fâtıma, Hazret-i Ebû Bekir’in kızları Esmâ ile Âişe, Nehdiye Hâtun ve kızı, Hicret esnasında Peygamber Efendimizi ilahilerle karşılayan Neccâroğulları’nın kızları, bunlardan sadece birkaç misaldir.

Bu gün bu örnek numûne şahsiyetlerden Mus’ab bin Umeyr’i anmaya, anlatmaya çalışacağız.

 

 

MUS’AB B. UMEYR

Hayatı, şahsiyeti:

Mus'ab bin Umeyr (r.a.); Miladi 585 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir. Babası Umeyr, annesi Hannas binti Malik’tir.

Güzel bir yüz, biçimli bir beden, gür ve kıvırcık saçlar, zekâ, akıl, asalet gibi beşerî güzellik adına kaderin kendisine oldukça cömert davrandığı bu genç adam nezaketi, etkili ve güzel konuşması, herkesle diyalog kurabilme becerisiyle Mekke sosyetesinin vaz geçilmezi, modanın kendisinden takip edildiği ailesinin/annesinin gözdesidir.

Mus’ab b. Umeyr’in (r.a.) ailesi Mekke’nin en zengin ailelerinden biriydi. Mekke’nin sayılı isimlerinden olan bu ailenin cahiliye döneminde iki görevi vardı.

Askeri görevi; Mekke’nin ‘LİVÂ’ adı verilen sancaktarlığını yapmak, dini görevi ise ‘HİCABE’ yani Kâbe’nin bakımı ve anahtarını korumaktı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mus’ab (r.a.) için: "Mekke'de Mus'ab'dan daha zarif, daha narin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi" buyurmuşlardı.

Anne ve babası, evin üç erkeğinin en küçüğü olan Mus’ab b. Umeyr’e (r.a.) diğer evlatlarından daha düşkündü. Âdetâ ailenin gözbebeğiydi.

Mus’ab’ı (r.a.) bolluk ve bereket içerisinde, bir dediğini iki etmeden büyütüp, onun için en güzel kumaşları getirtip, en özel elbiseleri dokuturlardı ve Mus’ab’a (r.a.) hep en özel ayakkabıları diktirirlerdi.Ailesi Mus’ab (r.a.) için Yemen’den sadece ona ait özel koku getirtirlerdi. Bugünün tabiriyle, dünyanın hemen her yerinde temin edilen marka parfümlerin ötesinde kendine has kokular kullanırdı.Mekke’de modayı âdeta onun giyim-kuşam tarzı belirlerdi. Mus’ab’ı (r.a.) en güzel atlara bindirir, en lezzetli yiyeceklerle beslerlerdi.

Bolluk, bereket, temizlik ve zenginlik içerisinde büyüyen Mus’ab b. Umeyr (r.a.) hem görüntüsüyle hem de kendine has kokusuyla dikkat çeken yakışıklı bir gençti.Mus’ab b. Umeyr (r.a.), her gün saatlerce süslenir ve sokağa öyle çıkardı. Herkesin dikkatini çeken Mus’ab (r.a.) ile Mekke’nin en güzel kızları evlenmek için can atardı. Sosyal çevresinde hem sûreten, hem sîreten sevilen, beğenilen bir şahsiyetti.

Ailesinde Mus’ab’a (r.a.) en düşkün kişi annesiydi, fakat Mus’ab b. Umeyr (r.a.) Müslüman olduktan sonra da en fazla annesinin elinden çekmiştir. Mus’ab b. Umeyr’in (r.a.) annesi de babası da ne yazık ki Müslüman olmamışlardı. Hâl böyle olsa da Mus’ab etrafında olup bitenlere karşı davranışlarında fiilen duyarlı görünmese de, zihnen birçok soru onun da düşüncesini sarmıştı.

Mus’ab b. Umeyr (r.a.), bir akşam Hacun Dağı civarında eğlenirken bir arkadaşı ona; “Abdulmuttalib’in yetimi Muhammed, ‘Ben Allah’ın peygamberiyim. Tapındığınız putlar boştur, size hiçbir fayda sağlamaz. Allah ise birdir, her şeyi gören ve bilendir. Yaratan O’dur, yalnız O’na ibadet ediniz’ dediğini duydunuz mu?” şeklinde Hz. Muhammed’in (s.a.v) söyledikleriyle ilgili bir şeyler anlattı.

O akşam arkadaşlarının anlattıkları ve konuşulanlardan çok etkilenen Mus’ab b. Umeyr (r.a.) ilgisizmiş gibi görünerek: “Bunlar bizim meselemiz değil, bunları büyüklerimiz düşünsün ve kararlarını versinler, biz eğlencemize bakalım” dedi.

Nefse kolay gelmiyordu bir dinin boyunduruğu altına girip, nefisini arzu ve heveslerinden geri bırakmak ve yeni sorumlulukların altına girmek. Öyle ya da böyle kendince bir yaşantısı, kurulu bir hayat sistemi, düzeni vardı güçlü ya da zayıf içinde bulunduğu toplumun her kesiminin kabullendiği…

MUS’AB (R.A)’IN MÜSLÜMAN OLUŞU

Ama ertesi sabah Mus’ab (r.a.), Habbab b. Eret’in (r.a.) dükkanına uğradı. Mus’ab (r.a.):

– Bu sıcak demiri elinde nasıl tutuyorsun Habbab, elin yanmıyor mu?

– Yüreğimde öyle bir yangın var ki bedenimdeki acıyı hissetmiyorum.

 

Habbab’ın (r.a.) verdiği bu cevap karşısında sarsılan Mus’ab (r.a.):

– Benim de yüreğim yanıyor ama ben senin kadar cesur değilim¸ benim bu kızgın demiri elimle tutacak cesaretim yok. Sen bu cesareti nereden buluyorsun?

Habbab b. Eret (r.a.), Mus’ab’ın (r.a.) sorularına cevap verdi.

Ardından Mus’ab, Habbab’a “Muhammed nerede, beni ona götür.” dedi. Habbab (r.a.):

– Seni ona götüreceğim ama şimdi değil. Öğlen vakti sen Safa Tepesi’nde Erkam b. Erkam’ın evine gel.

Bu cevabı duyan Mus’ab (r.a.) “Yoksa Ebu Cehil’in yeğeni Erkam, Müslüman mı oldu ey Habbab! ?” diye sordu ve Habbab’ın “Evet” cevabı üzerine Mus’ab (r.a.) öğle vakti Erkam’ın evine geldi ve kapıyı Habbab (r.a.) açtı.

Mus’ab bin Umeyr (r.a.)¸ Daru’l-Erkam’da İslam’ı seçti ve böylece hayatının en büyük alışverişini işte o gün gerçekleştirdi. Erkam’ın evinden çıkarken her şeyini bıraktı orada. Bütün elbiseleri eskimiş, bütün ayakkabıları delinmiş, bütün yemişleri çürümüştü. Bütün sevgililere sevgilerini, bütün çiçeklere kokularını geri vermişti. Erkam’ın evinden çıkarken yanında yalnız kalbi vardı. Bir bahar temizliğinin ardından Son Peygamber’in kelimeleriyle boyanan kalbi.

Mus’ab’ın (r.a.) imanla dolan kalbi, onda değişikliklere yol açmıştı. Ondaki bu değişim ev halkı tarafından sezildi ve bunun üzerine Mus’ab b. Umeyr’in (r.a.) annesi Hannas, oğluna sorular sormaya başladı…

Daha sonra Mus’ab’ın (r.a.) annesi Hannas, amcaoğlu Osman b. Talha’yı çağırarak ona; Mus’ab’ın (r.a.) değiştiğini ama sebebini bir türlü anlayamadıklarını ve oğlunu takip etmesini söyledi. Takip sonucu, Osman b. Talha Mus’ab’ın Müslüman olduğu haberini annesine iletti. Bunun üzerine annesi Mus’ab’a (r.a.); “Oğlum! Duyduklarım, öğrendiklerim doğru mu? Sen gerçekten de Müslüman mı oldun?” diye sordu ve Mus’ab (r.a.) da hiç tereddüt etmeden Müslüman olduğunu doğruladı.

Ailesinin bilhassa annesinin eziyetlerine rağmen dinde doğru ve hak olan kararından dönmedi

Hannas, Mus’ab’ı (r.a.) dininden döndürmeye, onu ikna etmeye çok çalıştı ve sonuç alabilmek amacıyla oğluna eziyet etmeye başladı. Bir mahzene kapatarak aç ve susuz bıraktı, kölelerine kamçılattı, kendi evladına sırf Müslüman diye işkence yaptırdı.

Hannas, Mus’ab’a (r.a.) iki seçenek sundu; Mus’ab (r.a.), ya ailesini ve servetini tercih edecekti ya da Müslümanlığı seçip ailesi tarafından reddedilecekti. Mus’ab (r.a.) İslâmiyet’i tercih ederek evinden, ailesinden, dünya servetinden ayrılarak Daru’l-Erkam’da kalmaya başladı.

İslam’ın yaşanamadığı bir yerden, dinini yaşamak uğruna yurdunu terketmek;        HİCRET:

Mus’ab b. Umeyr (r.a.),  Miladi 615/ peygamberliğin 5 yılında Habeşistan’a; 15 kişiden biri olarak hicret etti. Resûlullah’ın izniyle, ilki Ca’fer Bin Ebi Tâlib’in (19-20 yaşlarında) elçi olarak liderlik ettiği bu hicret, Habeşistan'a iki defa gerçekleşmiş, sonra bir müddet orada kalıp, her türlü sıkıntıya katlanmıştır.Ancak İslam dini uğruna yaşadığı sıkıntılardan şikâyet etmemiş, hatta bunu Allah’a sunacağı güzel bir amel sadedinde şu mısralarla dile getirmiştir:

Rıza yolunda biraz cefâ gördük diye,

Rahmân’a naz mı edeceğiz?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mus’ab’a; “MUS’ABU’L-HAYR” unvânını vermiştir.

Mus’ab (r.a)’ın Habeşistan’dan dönüşü:

Mus’ab (r.a.), Habeşistan’dan dönünce Peygamberimiz’in (s.a.v.) yanına geldi. Onun bu gelişini Hz. Ali (r.a.) şöyle anlatmıştır:

-«Rasûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus'ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbise vardı. Resûlullah onun bu halini görünce, mübarek gözleri yaşla doldu ve:

- «Kalbini Allahu Teâlâ'nın nurlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti.» buyurdu.

Mekke Dışına Öğretmen Olarak Gidişi:  Medinelileri İslam’a dâvet

I. Akabe Biatı’nda Müslüman olan Medineliler, Resûlullah Efendimiz’e mektup yazdılar:

‘‘Ey Allah’ın Rasûlu! Halkı Allah'ın Kitabı'na davet edecek, Kur‘an-ı Kerim’i okuyacak, İslâm’ı anlatacak, İslam'ın sünnet ve emirlerini aramızda ikame edecek/yerleştirecek, namazlarımızda bize imamlık yapacak bir kimse gönder’’

.Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) Mus'ab bin Umeyr'i (r.a.), Medine'ye gönderdi ve ona:

"Medinelilere Kur'ân-ı Kerim okumasını, İslamiyet'in emir ve yasaklarını öğretmesini, namazlarını kıldırmasını" emretti.

Mus'ab bin Umeyr kısa zamanda Medine'ye vardı. Orada kendisini büyük sevinçle karşıladılar. Es'ad bin Zürâre'nin evine yerleşti. Orada insanlara dinlerini öğretmeye başladı. Mus'ab bin Umeyr’in hizmetiyle Medine'de çok kimse Müslüman oldu.

Medine'de bulunan kabile reislerinden Sa'd bin Muâz, Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Bunların durumu çevreyi etkiliyor, İslâmiyet'in hızla yayılmasını engelliyordu.

Bir gün Mus'ab bin Umeyr, bir bahçede, etrafında bulunan Müslümanlara dini anlatıyor, sohbet ediyordu. Bu sırada Evs kabilesinin reislerinden olan Üseyd, elinde mızrağı olduğu hâlde hiddetli bir şekilde gelip, şöyle konuşmaya başladı:

Sözümüzü dinle! Siz bize niçin geldiniz, insanları aldatıyorsunuz? Hayatınızdan olmak istemiyorsanız buradan derhâl ayrılın!

Onun bu taşkın hâlini gören Mus'ab bin Umeyr;

- Hele biraz otur! Sözümüzü dinle. Maksadımızı anla, beğenirsen kabul edersin. Yoksa engel olursun, diyerek gayet yumuşak ve nazik bir şekilde karşılık verdi.  Üseyd sakinleşip;

- Doğru söyledin, dedi ve mızrağını yere saplayarak oturdu.

Mus'ab bin Umeyr ona İslâmiyet'i anlattı ve Kur'an-ı Kerim okudu. Kur'an-ı Kerim’in eşsiz belagati ve tatlı üslûbunu işiten Üseyd kendini tutamayıp;

- Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir sözdür. Bu dine girmek için ne yapmalı, diye sordu. Güzel yüzlü, tatlı dilli öğretmen cevap verdi:

- Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-Resûlullah demek kâfidir.

Mus'ab bin Umeyr'in, bu sözü üzerine Kelime-i şehadeti söyleyip Müslüman olan Üseyd, sevincinden yerinde duramadı ve:

- Ben gidip arkadaşlarıma da anlatayım, diyerek ayrıldı.

Evs kabilesinin reisi Sa'd bin Muâz'ın ve kabilesinin yanına varınca, Müslüman olduğunu söyledi. Bunu gören Sa'd şaşırarak hiddetlendi ve Mus'ab bin Umeyr'in yanına koştu. Yanına varınca sert ve kızgın bir tavırla konuşmaya başladı. Mus'ab bir Umeyr, ona da gayet yumuşak konuştu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa'd, bu nazik konuşma karşısında yumuşayıp oturdu ve konuşulanları dinlemeye başladı. Mus'ab bin Umeyr, ona da İslâmiyet'i anlattı ve Kur'an-ı Kerim’den bir miktar okudu. Kur'an-ı Kerim okunurken Sa'd'ın yüzü birden bire değişiverdi. O da orada Müslüman oldu. Kendinde duyduğu üstün bir hâlin ve rahatlığın şevkiyle derhâl kavminin yanına gidip onlara şöyle dedi:

- Ey kavmim beni nasıl biliyorsunuz?

-Sen bizim büyüğümüz ve üstünümüzsün.

- Öyle ise Allah'a ve Rasûlüne iman etmelisiniz. İman etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun.

Bunun üzerine kavmi hep birden İslamiyet'i kabul etti. O gün kabilesinden iman etmedik kimse kalmadı.

Mus’ab bin Umeyr’in (r.a.) öğretmenliği, sabrı ve büyük çabalarının sonucunda İslâmiyet¸ Medine’de hızla yayıldı. Hatta Medine’de neredeyse İslâmiyet her eve girmiş ve hemen hemen iman etmeyen kalmamıştı. İslâm’ın Medine’de hızla yayılmasına vesile olan Mus’ab b. Umeyr (r.a.)¸ 75 Medineli Müslüman ile Miladi 622 yılında II. Akabe Biatı’na katıldı.

I. Akabe Biatı’ndan önce Mekke’ye gelen altı kişinin İslâm’la tanışması ve ardından Hz. Mus’ab’ın Medine’ye gönderilişi, İslâm’ın Medine devrinin başlamasını sağlamıştır. Es’âd b. Zürâre, Sa’d b. Muâz, Üseyd b. Hudayr ve Amr b. Cemûh gibi toplumlarında etkili kişilerin Müslüman olmalarıyla Medine, İslâmiyet’e ev sahipliği yapmaya namzet hale gelmişti. Ev ev dolaşarak Evs ve Hazreci İslâm’a davet eden Mus’ab b. Umeyr’in etkileyici üslubu ve İslâmî yaşantısı, Medine’ye ayrı bir hava katmış, böylece her yerde İslâmiyet konuşulur olmuştu. …….

Musab ile hicret kapısını açan Yesrib Medine olarak Allah Rasulü ve muhacirler için hicrete hazırdı.

Menine’de ilk Cuma namazı:

Ensar, Rasûlullah’dan (s.a.v.) izin alarak Sa'd bin Heyseme'nin evinde ilk defa Mus’ab bin Umeyr’in (r.a.) imamlığında Cuma namazını eda ettiler. Medine-i Münevvere’de ilk kılınan Cuma namazı bu oldu.

Bedir ve Uhud savaşına katılması: ŞEHÂDETİ

Bedir savaşında sancaktar olan Mus'ab (r.a.), Uhud savaşına da katılarak yine sancağı taşıdı. Bu savaşta Peygamberimiz’in (s.a.v.) yanından ayrılmayarak saldıranlara karşı koyuyordu. İki zırh giymişti ve bu haliyle Peygamberimiz’e (s.a.v.) çok benziyordu.

Bir taraftan harp ederken, diğer taraf­tan da bir kısım Müslümanların gerileyişi üzerine nazil olan şu ayeti okuyordu:

وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَن يَنقَلِبْ عَلَىَ عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللّهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللّهُ الشَّاكِرِينَ ﴿١٤٤﴾

Al-i İmran, 3/144: “Muhammed bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelmişti. Şimdi o ölür veya öldürülürse, dininizden dönecek veya savaştan kaçacak mısınız?”

Kahramanca mukavemetiyle müşriklerin karşısında dimdik duran Mus’ab, bir ara “İbni Kamie” adlı bir müşrikin hücumuna uğradı ve şehit düştü.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Mus’ab’ın şehit olduğu haberi ulaştığında gözyaşları içinde şu ayeti okudu: “Müminlerden Rasûlullah ile beraber olacaklarına dair Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice kimseler vardır. Onlardan kimi verdiği sözü tamamen yerine getirerek şehitliğe kavuştu, kimi de böyle güzel bir akıbeti beklemektedir. Onlar sözlerini hiçbir surette değiştirmemişlerdir’’. (Ahzab;33:23)

Şehadetinin ardından Mus’ab bin Umeyr’e (r.a.) kefen olacak bir şey bulunamamıştı.Habbâb bin Eret (r.a.) der ki:

Mus'ab bin Umeyr (r.a.), Uhud'da şehit edilince, kendisini saracak kısa bir hırkadan başka bir şey bulunamadı. Hırkayı baş tarafına çektik, ayakları açıldı. Ayaklarına çektik, baş tarafı açıldı. Resûlullah (s.a.v.) bize: «Onu baş tarafına çekiniz! Ayaklarını otlarla kapatınız!» buyurdu.

Mekke’de bulunduğu esnada bir gün, Hz. Peygamber (s.a.v.), onun bir kemik parçasını sıyırdığını gördü. Ve yanındaki sahâbilere, “Bu zatı görüyorsunuz ya, anne ve babası ona en güzel yiyecekleri verdikleri hâlde, onları bırakıp bizimle beraber açlığa tahammül ediyor. ”

Böylece mübarek bir hayatın sahibi olan Mus’ab (r.a.), o hayata yakışır bir şekilde ahiret âlemine irtihal etti.

Mus’ab b.Umeyr (r.a) Allah ve Rasûlüne olan muhabbeti ve teslimiyeti sonucunda her türlü fedakârlığa katlandı. Dâvasını gayretiyle, tebliğdeki güzel üslubuyla sabrı ve metaneti ile hep ileriye taşıdı. İslam tarihinde mîlat kabul edilen hicretin altyapısı onun bu gayretleri ile oluştu.

Mus’ab davasındaki bu kararlılığın ardında olan özgürlük ve özgüven duygusunu geçmişinde sahip olduğu imkanlardan kazanmamıştı. Ona bu duyguları hissettiren kalbinde taşıdığı iman idi.

Nitekim fakir bir ailenin ferdi olan, annesi, babası gözleri önünde şehit edilen Ammar bin Yâsir de imanında aynı kararlılığı göstermiştir. Bir köle iken Müslüman olan Bilal-i Habeşî de buna örnek gösterilebilir. Onlar gerçek gücü ve özgürlüğü, Allah ve Rasûlü’nün dinine teslim olup, nefsin ve Allah’tan uzaklaştıran her türlü arzu ve hevesin esaretinden kurtulmakta elde etmişlerdi. Yüreği hür, imanı hür olan bu örnek insanların ayaklarına vurulan prangalar, yüreklerine vurulamamıştı.

Bu gün Mus’ab olmak, insanların ne dediğini değil, Allah’ın ne dediğini düşünerek yaşamak, inandığımız değerleri dünyevi arzuların üstünde tutmaktır. Asrın bütün fitnelerine rağmen ‘ Ben Müslümanım, Müslümanca yaşamalıyım’ diyebilmektir.

 

 

KAYNAKÇA

Mus’ab bin Umeyr’in Hayatı ve Kişiliği; Köksal Çoban (yüksek lisans tezi)

Mus’ab bin Umeyr’in Hayatı ve Kişiliği ve İslam Tarihindeki Yeri; Mehmet Salih GÜNDÜZ

Din ve Hayat Dergisi, İstanbul Müftülüğü, ‘Mus’abu’l-Hayr’, Meral Günel

Mus’ab bin Umeyr, Aynaların Önünden Ayna Olmaya, sonpeygamberinfo;Ali Ural yazıları

www.insanveislam.org



Aktif Ziyaretçi29
Bugün Toplam1624
Toplam Ziyaret1021389
Anlık
Yarın
10° 13° 8°