• https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://twitter.com/insanuislam
MAKALELER
VAAZ ARŞİVİ
DİYANET FETVALARI

Kısas: Suç ve Cezada Denklik

KISAS

Sevgili sahâbî Enes b. Mâlik'in bizlere naklettiğine göre Peygamberimizin Medine'ye gelişlerinden hemen sonra şu ilginç olay yaşanmıştır:

Ureyne ve Ukl kabilelerinden bazı insanlar Medine'ye gelerek Müslüman olduklarını ifade ettiler. Bir müddet kaldıkları Medine'nin havası kendilerine ağır gelince Resûlullah'ın (sav) huzuruna çıkıp, “Ey Allah'ın Resûlü, bizler çölde yaşamaya alışık göçebe insanlarız; yerleşik hayat bize yaramadı.” diyerek Medine'den ayrılmak istediklerini söylediler. Rahmet Peygamberi (sav) de onları zekât olarak toplanan develer ve çobanının bulunduğu Hârre bölgesine yerleştirdi. Yeniden sağlıklarına kavuşmaları için de develerin sütlerinden beslenebileceklerini söyledi. Bunun üzerine develerin yakınlarında yaşamaya başlayan bu insanlar, sağlıklarına kavuşunca İslâm dininden vazgeçip yeniden küfre döndüler ve çobanı öldürerek develeri önlerine katıp götürdüler. Olup bitenler Hz. Peygamber'e ulaşınca, onların arkalarından bir grup adam gönderdi. Yakalanıp huzura getirildiler. Suçları sabit görülünce, kısas yapılarak çobana yaptıkları gibi acı bir şekilde öldürüldüler.1

Enes b. Mâlik'in, “Hz. Peygamber'in uyguladığı en ağır ceza” olarak nitelediği2 bu cezalandırma, belirtildiği üzere kısas olarak uygulanmıştır. Peki, adı her anıldığında zihinlerde Merhamet ve Sevgi Peygamberi olarak canlanan Allah Resûlü'nü (sav) bu ağır cezayı uygulamak durumunda bırakan kısas nedir?

Kısas, “bir şeyin ardından gitmek, iz sürmek, eşitlemek ve misilleme yapmak, işlenen fiile ona denk bir fiille mukabele etmek” anlamlarına gelmektedir. Hukuk terimi olarak ise, “kasten olmak şartıyla, öldürdüğü kişiye karşılık katilin öldürülmesi veya yaraladığı kişide bedenî veya fizikî zarar meydana getiren kimsenin benzer şekilde cezalandırılması” anlamını ifade etmektedir.3 Tanımda da belirtildiği gibi kısas, haksız yere ve kasten adam öldürme ve yaralamalarda uygulanır, hata ile işlenen eylemlerde bu ceza uygulanmaz.

Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen ve Hz. Peygamber'in vahşi câhiliye toplumunun izlerinden kurtulmaya çalışılan devirlerde uyguladığı kısas, bir insanın en temel hakkı olan yaşama hakkını elinden alan ya da “yaralayan” katili/suçluyu aynı şekilde cezalandırmakla, toplumun “hayat hakkını” güvence altına almayı hedeflemektedir.

Nitekim dinimizde, öldürme başta olmak üzere insanın canına yönelik işlenen suçlar büyük günah sayılarak kesin bir şekilde yasaklanmıştır. Kısas cezası sayesinde de hem insan hayatına yönelik haksız tecavüzler önlenmek istenmiş, hem de suçluya işlediği suça denk bir ceza verilerek adaletin sağlanması arzulanmıştır.

Kısasın çok eski millet ve medeniyetlere kadar uzanan uzun bir geçmişi vardır. İslâm'dan önceki dönemde Arap toplumunda da kısas cezası yaygın olarak uygulanmaktaydı. Kısas cezası Kur'an'da olduğu gibi Tevrat'ta da bulunmaktadır. Nitekim bir âyette Yüce Allah şöyle buyurmuştur: 

وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَٓا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْاَنْفَ بِالْاَنْفِ وَالْاُذُنَ بِالْاُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ 

Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısasa tâbidir (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o kefaret olur. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.”2

Hatta, 

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ

Sizin için kısasta hayat vardır...”3 âyetinin farklı bir anlatımı olan, “Öldürmeyi yok eden en iyi şey, yine öldürmedir.” şeklindeki atasözünde ifadesini bulan kısas dönemin adalet anlayışında önemli bir yer tutmaktadır.

Süleyman b. Amr b. Ahvas'ın naklettiğine göre, Peygamberimizle birlikte Veda Haccı'na katılan babası şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber Veda Haccı'nda yaptığı konuşmasında önce Allah'a hamdedip O'nu övdü, vaaz ve nasihat etti. Ardından şöyle buyurdu: 

أَلاَ لاَ يَجْنِى جَانٍ إِلَّا عَلَى نَفْسِهِ وَلاَ يَجْنِى وَالِدٌ عَلَى وَلَدِهِ وَلاَ وَلَدٌ عَلَى وَالِدِهِ 

'...Bilesiniz ki! Kişi ancak kendi suçundan dolayı cezalandırılır. Baba evlâdının suçundan, evlât da babasının suçundan dolayı cezalandırılmaz.' ”4 

Bu sözleriyle Hz. Peygamber kısasta ve diğer bütün suçlarda cezanın yalnız suçu işleyene verileceğini anlatıyor ve suçun şahsîliğini vurguluyordu. Çünkü bir devlet anlayışının tam olarak gelişmediği bu dönemde kısasın uygulanmasında, kan bağının belirleyici olduğu kabileler arası güç dengesi son derece etkin bir rol oynuyordu. Dolayısıyla da kısasın uygulanmasında çoğu kez keyfîlik ve aşırılıklar söz konusu oluyor, bu da peşinden nesiller boyu devam eden kan davalarını getiriyordu. Kabile fertlerinden birine karşı işlenen suç bütün kabileye karşı işlenmiş sayılıyor, o kabileden olan herkes suçlu suçsuz ayrımı gözetilmeksizin misillemeye maruz kalabiliyordu. İslâm dini bu ayrımcılığa son vererek herkesin hukuk önünde eşit olduğu ve suçun bireyselliği ilkesini yerleştirmiştir.

İnsanlar arasındaki ayrımcılığı gösteren başka bir olayı anlatan İbn Abbâs (ra) da, Medine'de yaşayan iki büyük Yahudi kabilesi arasındaki ayrımcılığa dikkat çekerek şunları söylemiştir: Kurayza ve Nadîr kabileleri vardı. Nadîr, Kurayza'dan üstün kabul edilirdi. Kurayzalı biri bir Nadîrliyi öldürürse öldürülürdü, ancak tersi olursa sadece yüz ölçek hurma verilirdi. Peygamberimizin Medine'yi teşriflerinden sonra Nadîr kabilesinden biri Kurayzalı birini öldürmüştü. Kurayzalılar, katilin kısas olarak öldürülmesini talep edince Nadîrliler eski âdetleri üzere katili teslim etmeyip meseleyi, peygamber olduğunu bildikleri ancak inanmadıkları Hz. Peygamber'e götürdüler. Bu olay üzerine Peygamber Efendimize onların arasında adaletle hükmetmesini emreden7 ve câhiliye dönemine ait hükümleri uygulamayı arzu edenleri kınayan8âyetler nâzil oldu.9 

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber her konuda olduğu gibi kısasta da adalete büyük önem vermiştir. Herkes kabul eder ki adalet, hukuk ve müeyyideler herkese eşit uygulandığında adalettir; hukuk karşısında herkesin eşit olduğu bilinci o toplumda yaşayan bütün insanlara bir taraftan güven verirken diğer taraftan kendisini suç işlememeye sevk edecektir.

İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gibi bazı âlimler, 

وَلَا يُقْتَلُ مُسْلِمٌ بِكَافِرٍ 

“Kâfir bir kişiyi öldürmesi sebebiyle mümin öldürülmez.”5 şeklindeki hadise dayanarak bir kâfiri öldüren müminin buna karşılık öldürülemeyeceğini ifade etmişlerdir. Buna karşılık Kur'an zaviyesinden bakan İmam Ebû Hanîfe ise kısas ile öldürmede Müslüman-kâfir, kadın-erkek ve hür-köle ayrımı gözetmemiş, insan olma temelinde bir anlayış geliştirmiş ve bu hadisteki kâfir ile kastedilenin savaş hâlinde olunan gayri müslimler olduğunu belirtmiştir.11 

Kısasta mümin-kâfir ayrımı yapılmaması Kur'an'daki âyetler ile İslâm'ın adalet ve eşitlik anlayışının yanı sıra Hz. Peygamber'in cariye karşılığında hür insanlara kısas yaptığına dair uygulaması ile12 erkeğin, kadın karşılığında kısas olarak öldürülebileceği13 ve 

مَنْ قَتَلَ عَبْدَهُ قَتَلْنَاهُ ، وَمَنْ جَدَعَهُ جَدَعْنَاهُ 

“Kim kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz, kim kölesinin bir organını keserse biz de onun organını keseriz.”6 şeklindeki hadisleriyle de uyum içindedir.

Adı adaletle özdeşleşen Hz. Ömer, Yemen'in San'a şehrinde bir kişiye tuzak kurarak onu ortaklaşa öldüren altı veya yedi kişiye ayrı ayrı kısas uygulamış ve “Eğer bütün San'a halkı bu suça iştirak etmiş olsaydı hepsine aynı cezayı verirdim.” demiştir.15

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: 

مَنْ أُصِيبَ بِقَتْلٍ أَوْ خَبْلٍ فَإِنَّهُ يَخْتَارُ إِحْدَى ثَلاَثٍ إِمَّا أَنْ يَقْتَصَّ وَإِمَّا أَنْ يَعْفُوَ وَإِمَّا أَنْ يَأْخُذَ الدِّيَةَ فَإِنْ أَرَادَ الرَّابِعَةَ فَخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ وَمَنِ اعْتَدَى بَعْدَ ذَلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ أَلِيمٌ 

“Cinayet veya yaralanma gibi bir cürüme maruz kalan kişi (ya da velîsi) şu üç şeyden birini seçer: Ya (hukukun eliyle suça denk bir müeyyide yani) kısas ister ya affeder ya da diyet alır. Dördüncü bir şey isterse onu engelleyin. Kim de bundan sonra sınırı aşarsa onun için acı verici bir azap vardır.”7

Görüldüğü gibi İslâm, kısası gerektiren olaylarda, mağdura veya ailesine üç alternatif sunmaktadır. İlki, mağdur veya ailesi af veya diyet yolunu tercih etmediği takdirde uygulanan ve adaleti tesis eden kısas uygulamasıdır. Buna göre öldüren öldürülür, diş kıranın dişi kırılır, yaralayan yaralanır... Burada suç ve ceza dengesi gözetilir ve meşru ölçüler aşılmaz.17 

Enes b. Mâlik'in anlattığına göre, halası Rübeyyi', bir cariyenin ön dişlerini kırmıştı. Af ve diyet talepleri olumlu karşılık bulmadı. Cariyenin yakınları kısasta direttiler ve onun da dişlerinin kırılmasını istediler. Mesele Allah Resûlü'ne (sav) intikal edince bile kısas taleplerinden vazgeçmediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Allah'ın Kitabı'na göre kısas gerekir” diyerek kısas uygulanmasına hüküm verdi. Ancak Enes'in amcası18 ve Rübeyyi'in kardeşi olan Enes b. Nadr'ın kısasın uygulanmaması yönündeki ısrarcı tavrı üzerine cariyenin yakınları davalarından vazgeçerek sonunda diyete razı oldular.19 Görüldüğü üzere İslâm'da mağdur olan bir cariye bile olsa hakkını sonuna kadar isteyebilmekte ve kısas talebinde bulunabilmektedir.

Ahlâkî ve uhrevî sorumluluğunun yanında dünyevî ceza olmak üzere bu tür kasıtlı suçların karşılığının kısas olduğu20 ifade edilmekle birlikte, en faziletli yol ise suçluyu karşılıksız affetmek, ona ihsanla muamele etmek, kötülüğe iyilikle karşılık vermektir.21 Yüce Allah da âhirette günahlara kefaret olacağı prensibinden hareketle karşılıksız affı tavsiye etmiştir.22 Nitekim Resûlullah'a (sav) bir defasında kısas talebi için gelindiğinde o da suçluyu affetmelerini tavsiye etmiştir.23

Mekke'de bir Peygamber'in ortaya çıktığını duyunca makamını bırakıp gelen Yemen'in reislerinden Vâil b. Hucr'un24 anlattığına göre, Resûlullah'a boynundan kayış ile bağlanmış bir katil getirilmişti. Resûlullah maktulün velîsini çağırarak önce onu affetmesini teklif etmiş ancak o buna razı olmayınca diyet almasını önermişti. Öldürülen kişinin velîsi ısrarla kısas istemiş bunun üzerine Resûlullah (sav) onu götürüp öldürmesine hükmetmişti. Adam arkasını dönmüş giderken aynı şekilde affetmesi ya da diyet alması hususunda onu ikna etmeye çalışan Peygamberimiz yine olumsuz cevap ile karşılaşmış ve aynı söyleşi dört defa tekrarlanmıştı. Sonunda Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: 

أَمَا إِنَّكَ إِنْ عَفَوْتَ عَنْهُ يَبُوءُ بِإِثْمِهِ وَإِثْمِ صَاحِبِهِ 

“Dinle! Sen onu affedersen, o katil hem kendi günahını hem de maktulün günahını yüklenir.” Bunun üzerine adam, katili affetti.8

Yukarıdaki hadiste belirtildiği gibi, mağdurun veya velîsinin, suçluyu karşılıksız affetmenin yanı sıra diyet karşılığında kısas hakkından vazgeçme hakkı da bulunmaktadır. Öldürülenin “kan bedeli” diyebileceğimiz diyet, suçluya büyük bir malî külfet getirirken mağdur tarafa da ekonomik anlamda önemli bir katkı sağlamaktadır.

Nitekim Hz. Peygamber öldürülen bir kişinin diyetini yüz deve26 olarak belirlemiş ve fiyatlarının artıp azalmasına bağlı olarak da bunların para cinsinden değerlerini takdir etmiştir.27Ölüme sebebiyet vermeyen yaralanmalarda ve sakat bırakmalarda ise diyet, hadis ve sünnette belirlenen miktarların yanı sıra yaralamanın derecesi, suçun işleniş tarzı, fiilin yol açtığı kayıp ve organın hayatî fonksiyonu gibi hususlar göz önünde tutularak belirlenmektedir.28 Haddi aşarak hem diyet alıp hem suçluyu öldürenler için ise Hz. Peygamber, 

لَا أُعْفِى مَنْ قَتَلَ بَعْدَ أَخْذِهِ الدِّيَةَ

“Diyet aldıktan sonra (katili) öldüreni asla affetmem.”9 buyurmuştur.

Kısasta, suç ve ceza dengesinin sağlanmasının zor olduğu yaralamalarda, suçluya hak ettiğinden ağır bir ceza verilme riskinden dolayı genelde diyet tercih edilmiştir. Hz. Peygamber bu dengenin sağlanması için bazen de mağdura, beklemesini ve uğradığı zararın tam olarak ortaya çıkmasını tavsiye ederdi.

Nitekim bir gün Hz. Peygamber'in yanına bacağından yaralanan bir adam geldi ve kısas istedi. Hz. Peygamber de ondan yarasının iyileşmesini beklemesini istedi. Fakat yaralı adam ısrarla kısas isteyince Resûlullah cezayı uyguladı. Mağdur, kendi ayağı iyileşmemesine rağmen suçlununki iyileşince Hz. Peygamber'e geldi ve diyet istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, 

أَلَمْ آمُرْكَ أَلَّا تَسْتَقِيدَ حَتَّى يَبْرَأَ جُرْحُكَ فَعَصَيْتَنِي فَأَبْعَدَكَ اللَّهُ وَبَطَلَ جُرْحُكَ

“Sana, 'Yaran iyileşinceye kadar kısas yapma!' demedim mi? Ama sen bana karşı geldin. Allah seni uzak etsin, yaran da iyileşmesin” buyurdu.10

Sevgili Peygamberimizin hayatta olduğu dönemde bir Yahudi, Medineli bir cariyeye saldırarak üzerindeki ziynet eşyalarını aldıktan sonra başını taşla ezerek öldürmeye çalıştı. Ancak cariyeyi bulanlar Hz. Peygamber'e getirdiler. Ölmek üzere olan ve konuşamayan kızcağıza, “Seni falan mı öldürdü?” diye birkaç kişinin ismi soruldu. Her defasında, “Hayır.” anlamında başıyla işaret yapan cariye, Yahudi'nin ismi sorulunca, “Evet.” anlamında başını salladı. Allah Resûlü (sav) bu Yahudi'yi getirtti. Ardından Hz. Peygamber, suçunu itiraf eden Yahudi'nin cezalandırılmasını emretti.31

İslâm'daki kısas anlayışı, sahâbe arasında bazı duygusal anekdotlara da yansımaktaydı. Medineli sahâbî Üseyd b. Hudayr (ra), etrafına neşe dağıtan bir zâttı. Bir gün yine yaptığı konuşmalarla insanları güldürüyordu. Topluluğun içinde bulunan Efendimiz (sav) de gülümseyerek yerden bir dal alıp hafifçe Üseyd'in böğrünü itti. Bunu fırsat bilen Üseyd, Hz. Peygamber'e dönerek, “Ey Allah'ın Resûlü, kısas yapmama izin ver.” dedi. Yüce Nebî de, “Kısas yap o hâlde.” buyurdu. Ama Üseyd, “Benim üzerimde gömlek yoktu.” dedi. O mütevazı Peygamber de gömleğini yukarı kaldırarak böğrünü açtı. Düşündüğünü gerçekleştirmenin tam sırası olduğunu gören Üseyd, Efendimize sarılarak böğrünü öptü ve “Ey Allah'ın Resûlü, benim arzum sadece bu idi.” diyerek etraftaki ashâbın da duygulandığı bir ortam oluşturdu.32

Kısas... Suç cinsinden ceza, suç kadar ceza; ne eksik ne fazla... Rahmet Peygamberi'nin (sav) sağlamaya çalıştığı prensibi, yani adaleti tesis etmeye yönelik uygulamalar... Yüce dinimiz İslâm'ın, insanın en temel hakkı olan can güvenliğini sağlamaya yönelik aldığı tedbirlerin başında gelen kısas, sadece suçun işlenmesinden sonra etkisi olan bir ceza değil aynı zamanda insanları suç işlemekten alıkoyma, suça yeltenmesini engelleme konusunda da önemli bir işleve sahip olmuştur. Kısasın asıl gücü, suçun işlenmesine yönelik getirdiği caydırıcılık olarak değerlendirilmiştir.

Nitekim ceza, suçun karşılığında çok hafif kaldığında hukukun ana gayelerinden olan caydırıcılığın etkisini yitireceği ve bir anlamda işlevsiz kalacağı, dolaylı olarak suçların ve suçluların artmasına neden olacağı mülâhazaları serdedilmiştir. Bugün kısas cezası daha çok örneğine tarihte rastlanan bir hukukî müeyyide olarak görülmektedir. Dünyada bu müeyyideyi hukuk sisteminde muhafaza eden çok az ülke vardır. Hatta dünyanın pek çok ülkesinde ölüm cezası, ceza yasalarından tamamen kaldırılmıştır. Her hâl ve şartta insan hayatını korumayı hedefleyen bu düzenlemeler modern hukuk anlayışının ulaştığı son düzeyi göstermektedir. Ancak bunların bilhassa bir yakınının hayatına kıyılması acısını yaşamış insanları ne kadar yatıştırdığı, toplumun hak ve adalet duygusunu ne kadar tatmin ettiği yine hukuk nazariyecileri tarafından tartışılan bir konudur.

Bu bağlamda kutsal kitaplarda ve Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan ve suç ve cezanın denkliğini hatırlatan âyetler, insanlığa insan hayatının dokunulmazlığı ilkesini hatırlatmaya devam edecektir:

وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُولِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.”11

1 Buhârî, Tıb, 29

2 Mâide, 5/45.

3 Bakara, 2/179.

4 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 9.

5 Buhârî, İlim, 39.

6 Dârimî, Diyât, 7.

7 Ebû Dâvûd, Diyât, 3.

8 Ebû Dâvûd, Diyât, 3.

9 Ebû Dâvûd, Diyât, 5.

10 İbn Hanbel, II, 218.

11 Bakara, 2/179.

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam


Üye Girişi
Aktif Ziyaretçi19
Bugün Toplam976
Toplam Ziyaret2711189
HADİSLERLE İSLAM DİB
EĞİTİM SUNUMLARI