• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
                
MAKALELER
EĞİTİM ve SUNUM DOSYALARI
VAAZ ARŞİVİ KATEGORİLERİ

Hucurât Suresinde Ahlaki Prensipler

Hucurat Suresindeki Ahlaki Prensipler

SURENİN TEFSİRİ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ 1  يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ 2  إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ 3  إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُون4 وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ 5

1. Ey iman edenler! Allah'ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.

2. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.

3. Allah'ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah'ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

4. (Resûlüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir.

5. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.[1]

A. PEYGAMBER EFENDİMİZE SAYGI

  Hucurat suresinin ilk beş ayeti, Peygamberimize karşı nasıl davranılması gerektiğine dair birtakım edep kurallarını içermektedir. Bu kurallar; hiçbir hususta Allah’ın ve Rasulünün önüne geçemez. Peygamberle yüksek sesle konuşmama, hitab ederken edeple çağırmadır. Ayrıca bu ayetler üç kural getirmiştir:

a. Peygamberin huzurunda, ondan önce bir şey söylememek ve yapmamak.

b. Huzurunda, gerek kendisiyle, gerek başkalarıyla konuşurken saygılı olmak, yüksek sesle konuşmamak.

c. Onu çağırırken edeple çağırmak, dışarıdan bağırmamak, ona karşı saygılı davranmaktır. [2]

1. Allah ve Rasulünün Önüne Geçmemek

‘’Ey iman edenler! Allah'ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.’’

Bu ayetin nüzul sebebiyle ilgili çeşitli rivayetler vardır:

a. Beni Temim’den Rasulullah’a bir heyet gelmişti. Hz.  Ebu Bekir (r.) Kaka b. Ma’bed’i  onlara emir yap dedi. Hz. Ömer’de Akra b. Habis’i emir yap dedi. Ebu Bekir: ‘’Sırf bana muhalefet etmek istedin’’ dedi. Ömer de: hayır sana muhalefet etmek istemedim dedi. Münakaşa ettiler, sesleri yükseldi bundan dolayı birinci ayet inmiştir. Fakat yine Buhari’nin rivayetine göre; bu münakaşa bundan sonraki ayetinde nüzul sebebi olmuştur.[3]

b. Bazı kimseler kurban bayramı günü Rasulullah (s.a.v.)’den önce kurban kesmişlerdi. Peygamber (s.a.v.) onlara yeniden kesmelerini emretti.[4] Bu ayet indi.

c. Rasulullah (s.a.v.) Medine’de oturmaya başladıktan sonra kendisine uzak yerlerden elçiler geliyor, pek çok mesele soruyor ve çok konuşuyorlardı. Bazen de Hz. Peygamber (s.a.v.) sözlerine başlamadan evvel konuşmaya  başlıyorlardı.[5] Bu sebeple ayet inmiştir. Zikredilen nüzul sebeplerinin hepsi mantıken doğrudur. Ancak bunların hangisinin hakiki nüzul sebebi olduğunu yüce Allah daha iyi bilir. Muhakkak ki ayet, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den önce bir iş yapmak, yahut bir mesele hakkında hüküm vermek isteyenlerle ilgilidir. Herhalde Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda bir mesele görüşülmüş veya bir olayın hükmü sorulmuş, henüz o cevap vermeden önce bazı kimseler konu hakkında fikir beyan etmişlerdir. Edebe aykırı olan bu davranışı da Allah yasaklamıştır.

Peygamberin önüne geçmeme nasıl olur.

1. Kitap ve sünnete uygun olmayan söz söylememek.[6]

2. Herhangi bir mesele hakkında Allah ve Rasulünün  hüküm vermesini beklemek, verilen hüküm hakkında fikir beyan etmemek.[7]

3. Allah’ın kitabını birinci, Peygamberin sünnetini de ikinci  kaynak olarak kabul etmek.[8]

4. ‘’Onlar Allah’ın sözünün önüne geçmezler ve onun buyruğu ile hareket ederler’’[9]  mealindeki ayet gereğince.

5. Peygamber (s.a.v.)’in meclisinde bir mesele cereyan ettiğinde O’ndan önce cevap vermemekle, O’nun da hazır bulunduğu bir yemeğe, O’ndan evvel başlamamakla ve bir yere giderken, mecbur kalmadıkça, önünde yürümemekle olur.[10]

Ey iman edenler!

Ayet nida ile başlıyor. Buradaki hikmet şudur; muhataplara yöneltilecek olan sözün önemini, dikkat ve özenle dinlenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır.[11] Kur’an-ı Kerim’in gayesi, insanların hidayete ermesi ve iman nimetine nail olmasıdır. Onun bütün beyanları bu gayeyi gerçekleştirme istikametindedir. Kur’an-ı Kerim’de en çok hitap ‘’Ey iman edenler’’ şeklinde vaki olmuştur. Bunların adedi seksen sekizdir. Bu hitab-ı ilahi Müslümanların akıbetinin güven ve emniyet içinde olacağını, kıyamet gününde onlara cehennem azabına karşı eman verileceğini müjdelemektedir. Ayrıca ‘’mümin’’ ismi, isim ve sıfatların en şereflisidir.[12]

Ashab-ı kiram bu ayet indikten sonra daha dikkatli davranış sergilemiş, hiçbir hususta Allah’ın ve Rasulünün önüne geçmemeye ve kimseyi de geçirmemeye gayret sarf etmişlerdir.  Mesela Peygamber (s.a.v.), Muaz İbn Cebel’i Yemen’e veli olarak göndermek istediğinde kendisine: ‘’Ne ile hüküm vereceksin?’’ diye sormuş, O da ‘’Allah’ın kitabıyla’’ cevabını vermiş. ‘’Şayet onda bulamazsan?’’ sorusuna: ‘’Peygamberin sünnetiyle.’’ ‘’Onda da bulamazsan?’’ sorusuna da: ‘’kendi görüşüme göre içtihat ederim’’ karşılığını vermiştir.[13] Görüldüğü gibi Muaz (r.a.) kendi görüşüne Allah’ın Kitabını ve Peygamberin sünnetini takdim etmiştir. Şayet kendi görüşünü öne geçirseydi, Allah ve Rasulünün  önüne geçmiş olurdu.[14] Rasulullah (s.a.v.)’e bir kavim geldiği zaman, nasıl selam vereceklerini öğretmek üzere Hz. Ebu Bekir onlara, bir adam gönderir ve Hz. Peygamberin yanında sükunet ve vakar üzere bulunmalarını isterdi.[15] Yine bu ayet indikten sonra sahabe, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendilerine sorduğu bazı sorulara, iyi bildikleri halde Allah ve Peygamberin önüne geçme korkusuyla cevap vermekten sakınmışla ‘’Allah ve Rasulü daha iyi bilir karşılığını vermişlerdir. Nitekim Veda Haccı’nda Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabına ‘’Bu  ay hangi aydır?  diye sormuş, onlar da Peygamber (s.a.v.)’in başka bir isimle isimlendireceğini zannederek ‘’Allah ve Rasulü daha iyi bilir’’ deyip susmuşlardı.  Bunu üzerine Hz. Peygamber ‘’Zilhicce değil mi?’’ buyurunca onu tasdik etmişlerdi. ‘’Bu belde hangi beldedir?’’ ve ‘’Bu gün hangi gündür?’’ sorularına da aynı şekilde Peygamber (s.a.v.)’in başka bir isimle isimlendireceğini zannederek cevap vermekten kaçınmışlar ve susmuşlardır.

İşte bu edep, terbiye ve takvadan öyle bir tablodur ki, müslümanlar, o ilahi seslenişi, o ilahi tevcihatı ve o takva işaretini duyduktan sonra, bu noktaya gelmişlerdir.[16]

Özet olarak Allah’ın ve Rasulünün izin vermediği konularda söz söylemek ve hüküm vermekten kaçınmak ve bu hususta Allah’tan korkmak gerekir. Çünkü O, söylenen sözleri en iyi işiten ve bu sözlerle ne kastedildiğini en iyi bilendir. Hatta bu sözler kalplerin ta derinliklerinde olsa bile.

Saygın bir kişilik ancak Allah’a ve Rasulüne mutlak  itaatle kazanılır.

2. Peygamberin Yanında Yüksek Sesle Konuşmamak

‘’Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.’’

Yüce Allah bu ayette, insanlara seslerini Hz. Peygamber’in sesinden fazla yükseltmemelerini ve ona birbirlerine bağırdıkları gibi bağırmamalarını emretmiş, aksi takdirde amellerinin boşa gidebileceğini haber vermiştir. İşte bu ikinci bir edeptir ki, Allah (c.c.) onunla, müminleri terbiye etmektedir. Bu sebeple peygamberi çağırma ve ona hitap etme belirli kurallara göre olmalıdır. Ona gayet yumuşak sözle hitap edilmeli, ‘’Ya Muhammed’’ yerine ‘’Ya Rasulallah’’ veya ‘’Ya Nebiyyallah’’ diye çağırılmalıdır.[17]

Bu ayetin iniş sebebi olarak şu hadise zikredilir:

Sahabeden Sabit İbn Kays (r.a.) biraz ağır işittiği için, konuştuğu zaman insanlar beni duymaz diye yüksek sesle konuşuyordu. Haz. Peygamberle konuştuğunda da farkında olmayarak yüksek sesiyle onu rahatsız ederdi. Bundan dolayı ayet inmiştir.[18]

Bundan sonra, sahabe çok dikkatli davranmış, herhangi bir saygısızlık yapmamaya ve yaptırmamaya gayret göstermişlerdir. Hz. Ebu Bekir Hz. Peygamber’e ‘’Vallahi bundan sonra seninle ancak sır arkadaşı gibi veya fısıltı ile konuşacağım’’ diyerek saygısını ifade etmiştir. Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre bir defasında O, Rasulullah (s.a.v.)’in mescidi yanında iki kişinin seslerini yükselttiklerini işitmiş ve: ‘’Siz şu anda nerede bulunduğunuzun farkında mısınız?  Eğer siz Medineli olsaydınız mutlaka canınızı yakardım’’ buyurmuştur. [19] Bu hadise sahabenin Hz. Peygamber’e karşı nasıl saygılı olduklarını gösterir.

Ayet indikten sonra, Sa’d b. Kays (r.a.) evinde oturmuş, evine kapanmış ‘’Ben cehennemliklerdenim’’ diyerek kendini hapsetmişti. Bunun üzerine Sa’d bu sözleri Hz. Peygamber’e haber vermiş, Peygamber (s.a.v.) de ‘’Hayır O, cennetliklerdendir’’ buyurmuştur.[20]

İşte o sakındırmaya ve tatlı seslenişe kapılan kalpler böyle titremişler, böyle kendilerinden geçmişler ve farkına varmadan amellerinin yok olmasından korkarak Rasulullah (s.a.v.)’in huzurunda böyle bir edep tavrı takınmışlardır.

Peygamberimize öldükten sonra hürmet etmek hayatta iken hürmet etmek gibidir. O’nun sözleri diri halindeki gibi dinlenmelidir. Kur’an okunduğu zaman nasıl dinlemek gerekiyorsa hadis okunduğunda da aynı şekilde dinlemek gerekir. Çünkü o da vahiydir. Bu konuda Allah (c.c.) ‘’O, arzusuna göre de konuşmaz. O, (bildikleri) vahyedilenden başkası değildir[21] buyurmuştur.

Peygamber efendimize, salatu selam getirmek, ona saygı ve hürmetin bir göstergesidir. Yüce Allah, bunu şu ayette emretmiştir: ‘’Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.’’[22] Peygamber efendimiz de kendisine salatü selam getirmemizi istemektedir. ‘’Kim bana bir defa salatu selam getirirse, bu sebeple Allah Teala  da ona on misli merhamet eder’’ ‘’ Kıyamet gününde insanların bana en yakın olanları bana en çok salatu selam getirenleridir.’’[23] Rasulü Ekrem’e salatu selam getirmek Allah’ın rahmetini ve meleklerin dua ve istiğfarını kazanmaya vesiledir.bu tavsiyelere uymak için onu çok sevmek gerekir. Zira insan sevdiğini dilinden düşürmez; onu her fırsatta anar ve saygıların en yücesi ile yad eder.

3. Şanına Yakışır Tarzda Hitap Etmek

‘’Allah'ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah'ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.’’[24]

Yüce Allah bu ayette, Rasulullah’ın huzurunda seslerini kısanların kalplerini takva için halis kıldığını, temizlediğini bildirmekte, ayrıca bu edep ve diğer itaatlerine karşılık, onlara büyük bir sevap vereceğini bildirmektedir.

İlk iki ayete bakıldığında, bir sakındırma söz konusudur. Bu ayette ise teşvik vardır.

Ayetle ilgili nüzul sebebi olarak, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in Rasulullah (s.a.v.) ile ancak sır arkadaşı gibi konuşmaya karar vermeleri üzerine, kendilerini övmek için indiği rivayet edilmiştir. Bununla birlikte bu övgü, Hz. Peygamber’le ilişkilerde edebe riayet eden herkese şamildir.[25]

Takva, ahlaki bir kavramdır. Erdemli bir kişide bulunması gereken bir haslettir.

Yüce Allah’ın kalpleri takva ile imtihan etmesi onları itaate ve takvaya hazırlaması, günahlardan uzaklaştırması, iyice temizlemesi, hakiki manada intihan etmesi, ihlaslı hale getirmesidir.[26]

Günahlardan temizlenmiş kalpte, takva hasleti bulunur. Allah ve Rasulüne karşı sevgi ve saygı duyan bir kalp, imtihanı kazanmış ve başarıya ulaşmıştır.

‘’(Resûlüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.’’[27]

Yüce Allah bu ayette, Rasulüne karşı, edep kurallarına uymayanları ‘’aklı ermez kimseler’’ olarak vasıflıyor. 

Ayette zikredilen odalardan maksat Peygamber (s.a.v.)’in ailesinin kaldığı yerlerdir. Dokuz adetti. Her birinde hanımları kalıyordu. Hurma dallarından yapılmıştı. Kapılarının üzerinde siyah kıldan yapılmış çullar vardı… Abdülmelik’in oğlu Velid zamanında onun emriyle Rasulullah’ın mescidine katılmıştır.[28]

Bu odalar yıkılıp mescide katılınca insanlar göz yaşı dökmüşlerdir. Aynı gün Said İbm el-Müseyyeb de şöyle dedi: ‘’Keşke onları olduğu gibi bıraksalardı da yeni yetişenler ve hariçten gelenler Peygamber (s.a.v.)’in hayatında ne kadar sade yaşadığını görselerdi. Çünkü bunları görmek insanları mal çoğaltma sevdasından vazgeçirebilirdi.[29]

Ayetlerin nüzulü ile ilgili rivayetler şunlardır:

Hz. Peygamber, odalarından birinde istirahat ederken, bir kısım insanların dışarıdan seslenerek kendisini rahatsız etmeleri üzerine inmiştir.[30]

Siyercilerin çoğu bu bağıranların Ben-ü Temim kabilesinden olduklarına dair ittifak halindedir. Bu kimseler, Hz. Peygamber’e ‘’Ya Muhammed, Ya Muhammed’’ diye münasebetsizce seslenerek dışarı çıkmasını istemişlerdir…[31]

Bu ayetler, o zamanki Arapların, özellikle de çöl bedevilerinin davranışı hakkında bir fikir vermektedir. Onlar öyle pek görgü kuralları filan bilmezler, büyüklere saygı göstermezler, senli benli ve kabaca davranırlardı. Genellikle vahşi tabiat şartları içinde büyüyen, eğitim görmemiş insanların ahlak ve davranışı böyledir. Elbette ayetlerin getirdiği görgü kuralları yalnız o zamanki insanlar için değil, en medeni toplumlar içinde geçerli görgü kurallarıdır. Büyüğe karşı saygılı davranmak, onun huzurunda yüksek sesle konuşmamak, bir bilgini veya lideri evinin dışında kaba bir tarzda bağırmamak, istirahat zamanında kimseyi rahatsız etmemek insanları özen göstermesi gereken terbiye ve nezaket kurallarıdır.[32]

Medeni olmayan arap toplumunda, terbiye kuralları teşekkül etmemişti. Bundan yoksundular. Hz. Peygamberle görüşmeye geldiklerinde onun dinlenmeye ihtiyacı olup olmadığını düşünmeksizin, sürekli kendileri ile ilgilenmesini isterler ve gece-gündüz demeden kendisini rahatsız ederler… Hz. Peygamber bu olaydan müthiş derecede rahatsız olmasına rağmen, halim tabiatı dolayısıyla bir şey demiyordu. Fakat sonunda Allah (c.c.), müdahale edip Hz. Peygamber  dışarıya çıkıncaya kadar kendisini beklemelini emrederek bu kimselere yol göstermiştir.

4. Peygambere Saygının Alimlere Yansıması

Alimler, bilginler Peygamberin varisleridirler.[33] Bundan dolayı ona gösterilen saygının alimlere de gösterilmesi gerekir. Çünkü onlar, diğer insanlar gibi değillerdir. Yüce Allah, bilenlerle bilmeyenlerin eşit olmadığını,[34] iman edipte kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin daha üstün olduğunu haber vermiştir.[35] Şüphesiz Allah ve O’nun melekleri, göklerde ve yede bulunanlar, hatta yuvasındaki karıncalar ve balıklar, insanlara hayır öğreten kimseye salavat getirirler.[36]

Mümin kendi görüşünü, beğenisini, aklını ve fikrini Peygamberden ve hocasından üstün göremez. O, gördüklerine teslimiyet göstererek hizmet ve sohbette edebi muhafaza edecektir. ‘’Allah ve Rasulünün önüne geçmeyin’’ emri, alimler için de geçerlidir. Bundan dolayı, alimlerin önünden yürümemek gerekir.[37]

Bazı alimler vardır ki, ilim öğrenmek gayesiyle hocalarının kapısına kadar giderler, edeplerinden kapıyı çalamazlar, hocaları dışarıya çıkıncaya kadar beklerlerdi. Ebu Ubeyd Kasın İbn Selem; hiçbir alimin asla kapısını çalmadım, bu beş ayetten dolayı, onlar çıkıncaya kadar sabrettim.[38]

Bütün bu ifadeler, alimlere karşı saygılı olmanın gerekliğine dairdir. Bu da Hz. Peygamber’e gösterilen hürmetin yansımasından ibarettir. Nasıl ki O’nun önüne geçmek, O’ndan izinsiz hüküm vermek, O’nun yanında sesi yükseltmek ve O’na sıradan bir insan gibi seslenmek uygun görülmemişse, alimlere de hoş karşılanmamıştır. O halde O’na gösterilen saygının, O’nun varislerine de yansıması gerekir.

5. İnsanlara Karşı Saygılı Davranmak

Hz. Peygamber’in ümmeti olarak inananlar, kendi aralarında birbirlerine karşı saygılı olmalıdırlar. Bunu hem Allah (c.c.), hem de O’nun elçisi istemektedir. İyiliklerin yapılması, kötülüklerin terk edilmesi,[39] inananların birlik ve beraberlik içerisinde olmaları[40] talep edilerek erdemli bir toplum teşekkülü hedeflenmiştir. Saygı ve hürmetin olmadığı bir toplumda birlik ve beraberlikten söz edilemez.

Yüce Allah, inananların kendi aralarında oldukça merhametli, kafirlere karşı daima şiddetli olduklarını bildirmiştir.[41]

Müminler birbirlerini çağırırlarken de en güzel tabirler ve simlerle çağırmalıdırlar. ‘’Siz Peygamberi birbirinizi çağırır gibi çağırmayın’’[42] mealindeki ayetten, inananların birbirlerini edebe uygun olmayan lakap ve tabirlerle çağırabileceği anlamı çıkarılamaz. Çünkü Yüce Allah, ‘’Birbirinizi çirkin lakaplarla çağırmayın’’[43] buyurarak, kötü lakap takmayı yasaklamıştır.  Ayrıca O, bir müminin diğer bir mümini ayıplamasını, ona hakaret etmesini edebe aykırı davranmasını da yasaklamıştır.

Allah (c.c.) inananlar arsındaki münasebetin güzel olmasını istemiştir. ‘’Güzel bir söz söylemek ve affetmek peşinden eziyet gelen sadakadan iyidir’’[44] buyurmuştur.

Allah (c.c.) sadece insanlara karşı değil herkese hatta, ilahlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı bile güzel ve yumuşak söz söylemeyi tavsiye etmiştir.[45]

Saygı ve sevginin esaslarından biri de, küçüklere merhamet, sevgi, büyüklere de itaat ve saygıdır. ‘’Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize de saygı duymayan bizden değildir’’[46]  ilkesi bunun veciz bir beyanıdır. Büyüklere saygı ve hürmet göstere kimseler, şu müjdeye mahzar olurlar: ‘’Herhangi bir genç yaşından dolayı bir ihtiyara hürmet ederse, Allah Teala  da, ihtiyarlığında kendisine hürmet edecek kimseler yaratır.’’[47]

Neticede Yüce Allah, vahiy göndererek iki önemli ve evrensel değere dikkat çekmiştir:

Medeni inceliklerin, bütün topluluğa yayılması; köylünün, bedevinin, şehirlerden uzak yaşayanların da uygarlıktan nasiplendirilmesi, bütün ümmetin medenileşmesi  gereklidir.

Hz. Peygamber’in, Allah katındaki yeri ve değerinin çok yüksek olduğu,herkesin bu idrak içinde olması gerektiği…

B. DUYULAN HABERİN DOĞRULUĞUNU ARAŞTIRMAK

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ 6  وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُون7 فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ8

  6. Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.

7. Hem bilin ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.

8. Bu, Allah'tan bir lütuf ve nimettir. Allah alîmdir, hakîmdir.[48]

Yüce Allah, fasığın getirdiği haberin araştırılmasını emretmektedir. Çünkü her duyulan şey, çoğu kere doğru olmuyor, insanların kafası karışıyor. Bu sebeple düşmanlık zuhur ediyor. Bundan dolayı inananlar, fasığın getirdiği haberlere karşı uyanık olmalı, duyduğu her haberi kesinmiş gibi kabul etmemeli, onları araştırmalıdır. Bu gün buna dünden daha fazla ihtiyacımız vardır. İletişimin en yaygın olduğu bir asırda yaşıyoruz. Haber yapmanın, hele yalan haber yapmanın çok kolay olduğu ve okuyanları negatif yöne sürüklediği bir gerçektir.

Ayetin nüzul sebebi olarak tefsircilerin çoğu, Velid b. Ukbe hakkında ittifak etmişlerdir.

Peygamber (s.a.v.), Velid b. Ukbe’yi Beni Mustalik kabilesine zekat toplamak için göndermişti. Velid, onların bir yerde toplanmış olduklarını görünce, irtidat ettiklerini vr kendini öldürmek için bir araya geldiklerini zannetti. Halbuki onlar, Velid’i karşılamak için toplanmışlardı. Bu durumdan heyecanlandı, korktu, yanlarına varmadan Hz. Peygamber’e döndü ve olup bitenleri kendisine haber verdi. Peygamber de bu haberi araştırması için Halid b. Velid’i Beni Mustalik kabilesine gönderdi ve acele etmemesini de kendisine tembihledi. Halid (r.a.) beraberindeki heyetle geceleyin o kabileye ulaştı. Durumlarını araştırdı. Velid’in anlattığı gibi olmadığını gördü. Vakit geçmeden Hz. Peygamber (s.a.v.) döndü ve durumu kendisine bildirdi. Peygamber (s.a.v.) de ‘’Tebeyyün Allah’tan, acele ise şeytandandır’’[49] buyurdu.

Fasık, hurmanın kabuğunu yarıp çıkmasıdır. Istılahta ise, şeriatı kabul ve ikrar ettikten sonra, onun bir ısım veya bütün hükümlerini ihlal edene denir.[50]

Bir önceki ayetlerle ilişki açısından değerlendirme yapıldığında şu sonuçlar ortaya çıkar:

Daha önceki ayetler, Allah’a ve Rasulüne saygı ve hürmet göstermeyi emretmektedir.

Bu ayetler ise fasığın getirdiği haberin araştırılmasını emretmektedir.

1. Fasığın Haberinin Güvenilirliği

İslam alimleri bazı hususlarda, fasığın getirdiği haberleri kabul etmemişlerdir. Bunlar, daha çok hukuki ve dini nitelikli olan haberlerdir. Şehadet, rivayet, bir insana hak ispatı vb. gibi.[51] Çünkü haber emanettir, fısk onu bozar. Onun için bu zikredilen hususlarda fasığın getirdiği haber doğru olsa bile yine de araştırılması gerekir.[52]

Yüce Allah, yalan söylemesi muhtemel olduğu için, fasığın getirdiği haberin araştırılmasını emretmiştir. Çünkü yalan, etrafa fitne salar. Fitne ise (adam) öldürmekten daha büyük (bir günah)tır.[53]

Bütün bunlar müslüman bir toplumun yalan haberlerle bozulmasına işaret etmektedir.

Fasığın kabul edilen haberi ise, ikrarı, hediye konusundaki haberleri ve izin vermesidir.[54] Fasık lafzını Velid b.Ukbe’ye tahsis edilmesi uzak bir görüştür. Çünkü Velid, o konuda zan ve tahmine göre hareket etmiş ve neticede hata etmiştir. Hata eden kişiye fasık denmez. Ku’an’da bir çok yerde fasık kelimesiyle imandan çıkan kimse kastedilmişken hata yapan Velid’e nasıl fasık denilebilir? Kavmin kendisini öldüreceğine dair yorum yapmış ve içtihat etmiştir.[55]

C. BARIŞ VE KARDEŞLİK

وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ 9 إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ 10

9. Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.

10. Muhakkak, müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet olunsun.[56]

Dokuzuncu ayetin nüzul sebebi olarak, şu hadise zikredilir: Enes (r.a.) Peygamber Efendimize : ‘’Ey Allah’ın Rasulü, Abdullah b. Ubey’e gitseniz’’ der. O da bu söz üzerine yola çıkar ve Abdullah b. Ubey’e ulaşır. O sırada hoş olmayan bir koku hissedilir. Abdullah burnunu tutar ve der ki: ‘’Git başımdan vallahi merkebinin (idrar) kokusu beni gerçekten rahatsız etti’’ dedi. Bunun üzerine Ensardan Abdullah b. Revaha: ‘’Vallahi, Rasulullah (s.a.v.)’in merkebinin kokusu senden daha hoştur’’ dedi. Abdullah’a kendi kavminden birisi kızdı. Derken kavga çıktı, sopalı yumruklu. [57]

Kur’an’da barış sulh ve silm kelimeleriyle ifade edilir. Sulh, barış içinde olmak ve iki taraf arasındaki fesadı kaldırıp iyi geçinmektir. Silm ise, barışmaya denir. [58]

Sulh, savaş karşıtı olarak uzlaşma olduğu gibi bir topluluğun üyeleri arasında, özellikle de uluslar arasında anlaşmadır.[59]

‘’Ey iman edenler! Hepiniz tam bir teslimiyetle ve bütün varlınızla barışa ve selamete giriniz, kamil müslümanlar olunuz. Şeytanın adımlarına uymayınız. İnsanları yoldan çıkaran kafirlerin ve sapıkların siz ve hareketlerine uymayınız, isyan, bölücülük ve şeytanın yollarına sapmayınız. Çünkü o şeytan size daima açık bir düşmandır. Bundan dolayı ey müminler! Allah’ın emirlerine boyun eğmekle, mükemmel bir İslam yurdu meydana getirin. Aranızda isyandan kavga ve anlaşmazlıktan, birbirinize eziyetten eğrilikten, Allah’ın ve kullarının haklarına tecavüzden, kısaca Allah rızasına aykırı hareketten eser bulunmasın. Herkes güven, karşılıklı sevgi, rahatlık ve tam bir huzur içinde vazifeleriyle meşgul olsun, geleceğine ve ahirete tam bir sevinçle yürüsün ve bunu bozacak fesatlara meydan verilmesin. Size beyineler, yani aklınızı erdirecek açık deliller geldikten sonra da kusur eder, barışa ve selamete girmekten yüz çevirirseniz, biliniz ki, Allah azizdir ve hakimdir... İnsanların barış ve selametle, İslam nizamı ile yaşaması da hikmetindendir. Aziz olan Allah, bu nizama karşı gelen ve şeytanın yollarına sapıp, tevhid ve barış hükümlerini bozmaya çalışan günahkarların haklarından gelir...[60]

Sulh her zaman hayırlıdır.[61]

Bu ayetlerden anlaşılacağı üzere Yüce Allah, inananların daima barış içerisinde ve kardeşçe yaşamalarını[62] istemektedir. Bundan dolayı kardeşliğe zarar veren her türlü fitne ve fesadı yasaklamıştır. Kavga eden taraflar bir devlet içinde  iki aile, iki aşiret, iki kabile ve iki kent olabileceği gibi, iki bağımsız devlette olabilir.

Devlet, kendi bünyesinde çıkan olaylara, bizzat kendisi müdahale eder. Devlet müdahale edinceye kadar diğer müslümanların olayı yatıştırmaya, saldırgana mani olmaya çalışmaları gerekir.[63]

İç ve dış barışın sağlanması için, sulh yapılması, saldıranla kendisine saldırılanın arasını bulma, barışmayıp saldırıyı devam ettirene karşı takınılacak  tutumlar ve adalet prensibine göre davranma birer hukuki ve ahlaki kuraldır.

Allah adaletle hükmetmeyi emretmiştir. ‘’Allah size mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.’’[64]

1. Müminlerin Kardeşliği

‘’Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.’’[65]

Yüce Allah, bir önceki ayette asilere karşı takınılacak tavrı bildirdikten sonra, inananları birlik, beraberlik ve kardeşçe yaşamaya davet etmektedir.

‘’Ancak müminler kardeştir’’ ayetinden maksat, yeryüzündeki tüm müslümanları evrensel bir ailenin bireyleri olarak ilan etmektir. Bu kardeşlik örneği hiç bir dinde yoktur.[66]

İslam tarihi ibret ve ders verici kardeşlik örnekleriyle doludur. En güzel kardeşlik örneği ise, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in muhacir ile ensarı kardeş ilan etmesinde görmekteyiz. Buna İslam tarihinde muâhât ( karşılıklı olarak birbirini kardeş kabul etmek) denir. Bu gönüllü anlaşmanın ilkelerine göre, maddi refah içinde bulunan Medineli müslümanlar, Mekkeli bir muhacir ailesini yanına alarak, her iki aile de beraber çalışacaklar elde ettikleri kazancı aralarında paylaşacaklar ve hatta birbirlerine varis de olabileceklerdi.[67]

Kur’an-ı Kerim bu kardeşlik örneğini şöyle bildirir:

‘’Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.  Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!’’[68]

Peygamber (s.a.v.) de kardeş olmayı tavsiye etmiş ve buna zarar veren amilleri yasaklamıştır.

‘’Zandan sakının, zira zan sözün en yalanıdır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın, gizli sırların peşine düşmeyin, birbirinize buğz etmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun.’’[69]

‘’İslam kardeşliği ve onun sevgisi her şeyin üzerindedir.’’[70]

‘’Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık etmez ve hor bakmaz.’’[71]

‘’Birbirinizi sevme, birbirinize acıma ve gelip gitmede müminlerin misali tek bir cesedin misali gibidir. Onun bir uzvu dertlenince cesedin diğer tarafları ona katılır.’’[72]

Bu gün müslümanların içinde bulunduğu duruma baktığımızda birlik, beraberlikten uzak, kardeşçe duyguların yok olduğu bir durum karşımıza çıkmaktadır. Bu da inanan toplumlarda kırılma ve yenilginin tezahürüyle sonuçlanmaktadır. Yapılması gereken, yeniden bir diriliş ve sahabe örneğinden yola çıkarak birlik, beraberlik ve kardeşçe duyguların temellerinin atılmasıdır. Ancak Kur’an ve sünnet ışığından yararlanılarak erdemli bir topluma ulaşılabilir.

2. Kardeşliğe Zarar Veren Amiller

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ 11

11. Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.

Bu ayetle ilgili olarak bir çok nüzul sebebi rivayet edilmiştir.

1. Temim oğullarından bir kısım insanların, Bilal-i Habeşi, Selman Farisi, Ammar, Habbab ve Füheyre gibi bazı sahabeleri alaya almaları üzerine inmiştir.[73]

2. Peygamber (s.a.v.)’in zevcelerinden bir kısmının boyu kısa olan diğer bir zevcesini yani Ümmü Seleme’yi ayıplamaları üzerine inmiştir.[74]

3. Bir defasında Safiye binti Huyey, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve kadınların kendisini Yahudi kızı diyerek ayıpladıklarını bildirdi. Peygamber (s.a.v.) de: ‘’Babam Harun, amcam Musa ve eşim de Muhammed’dir deseydin ya’’ buyurmuştur. Ayet bu olay üzerine inmiştir.[75]

Bu ayette üç şeyi yasaklamaktadır: Alay etmek, ayıplamak, kusur aramak ve kötü lakap takmak.

2a. Alay Etmek

Bir müminin diğer bir mümini alaya alması, onu küçümsemesi ve hakir görmesi haramdır. Zira, hakarete uğrayan kümse Allah katında daha sevimli ve mertebesi daha üstün olabilir.[76] Allah (c.c.) bütün alay çeşitlerini men etmiştir. Hiçbir mümin diğer bir mümini fakirliği veya işlediği günahından dolayı alaya alması helal değildir.[77]

İslam, ideal cemiyet nizamı, yüce bir edep ve ahlaka sahiptir. Bu nizamda her ferdin bir şahsiyeti vardır ki, buna dokunulamaz. Ferdin haysiyeti, toplumun haysiyetidir. Herhangi bir ferde tecavüz bizzat insanın kendine tecavüzü gibidir. Çünkü İslam toplumu bir bütündür…[78]

Müminlerin birbirlerine karşı davranışlarında, aralarında hiç kimseyi alaya almamaları, Allah’ın emrettiği hususlardan bir tanesidir. İnsanlarla alay etmek, onları küçük görmek demektir. Halbuki insanları küçük görmek dinen yasaklanmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) ‘’Bir kişiye müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak yeter’’[79] buyurmuştur.

Yüce Allah ‘’İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesad kişinin vay haline’’[80] buyurarak alaycı insanların akıbetinin kötü olacağını ‘’alay edene elem verici azap verileceğini’’[81] ve bunun kafirlerin bir vasfı olduğunu[82] bildirmiştir.

Ayette geçen kavm kelimesi aslında kaimin çoğuludur. İş gören, kendini savunmaya kalkışabilecek erkek topluluğu demektir.[83]

2b. Ayıplamak

‘’ Kendi kendinizi ayıplamayın’’ ayeti kardeşliği bazen ikinci etkendir.

Lezm, kusur, araştırmak gıybet etmek,[84] ayıplamak, kaş-göz işaretleriyle yermek, incitmek, bir insanın yüzüne karşı eğlenmek[85] veya onu dil ile yaralamak manasına gelir.[86]

Taberi, bu ayeti ‘’kendi kendinizi öldürmeyin’’[87] ayetiyle izah eder ve ‘’bazınız bazınızı öldürmesin’’[88] demektir.

Kurtubi ise: ‘’kendi kendinize selam verin’’[89] mealindeki ayetle açıklar ve ‘’bazının bazınıza selam versin’’[90] demektir.

O zaman ‘’kendi kendinizi ayıplamayın’’ demek, biriniz diğerinizi ayıplamasın demek olur. Çünkü kardeşin kardeşi ayıplaması kendisine döner. Bu urumda ayıplayan, dolaylı olarak ayıplanan durumuna düşer.[91]

Alusi, ‘’birbirinizi ayıplamayın, sonra ayıplanan kendiniz olursunuz’’[92] demiştir.

Bir insanın annesine sövmesi büyük günahlardandır. Bu nasıl olur diye soran sahabeye Hz. Peygamber: ‘’Bir insan başkasının annesine söverse, o da onun annesine söver. Dolayısıyla kendi annesine sövmüş olur’’[93]  cevabını vermiştir. Bir insan kalbi kötülükle dolu olmadıkça başkasına bir şey söylemez. Bu bakımdan kişinin kalbinin kötülükle dolu olması bile başlı başına bir kusurdur. Dolayısıyla nefsini kötülüğün yuvası haline getiren bir kimse, başkalarını tenkit ederse, onları da kendisini tenkit etmesi için davet etmiştir.

İnsanları alay etmeye iten psikolojik faktör içinde, büyüklenme, kendini beğenme, karşısındakini küçük görme ve kusurlu görme gibi hal ve duygulardır. ‘’Biriniz  diğerinizi karalamayın’’ şeklindeki cümlenin lafzi karşılığı ‘’kendi kendinizi karalamayın’’ şeklindedir.

Müminlerin kardeş olduğu ilan edildikten sonra birinin diğerini karalaması, kişinin kendini karalaması gibi kabul edilmiştir.[94]

Mümin müminin kardeşidir. Bundan dolayı onun bir ayıbı ortaya çıkarsa onu örtmelidir. Eğer böyle yaparsa  Allah da onun ayıbını örter. Kim bu vasfa haiz olursa, toprağa gömülmüş ola bir kız dirilmiş gibi olur.[95]

2c. Kötü Lakap Takmak

‘’Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın’’ ayeti, kardeşliği bozan üçüncü etkendir. Bu ayet Beni Seleme kabilesi hakkında inmiştir. Peygamber (s.a.v.) bize elçi olarak geldiğinde her birimizin iki veya üç adı vardı. Bir defasında Hz. Peygamber bir adama ‘’ya falan, ya fulan’’ diye seslenmeye başladı. Orada bulunan insanlar da ‘’öyle demeyin ya Rasulallah, o bu isimden hoşlanmaz’’ dediler. Bunun üzerine de kötü lakaplarla çağırmayı yasaklayan ayet indi.[96]

Yasaklanan lakap, hoşa gitmeyen, kusur ortaya koyan, yere ve onur kıran lakaplardır. Sevilen ve şeref veren lakaplar ise yasak değildir. Müminin mümin üzerindeki hakkından biri de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır.[97]

‘’İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir.’’

Bu ayetle ilgili olarak çeşitli izahlar yapılmıştır:

1. İman ile fıskın bir arada bulunması çirkin kabul edilmiştir. Çünkü iman, fıska mani olur.

2. Müslümanların, Yahudilikten dönüp iman edenlere hakaret etmesini dile getirir. Şöyle ki, bazı müslümanlar, yeni islama girenlere ya Yahudi, diye hitap etmişler, Yüce Allah da bu tür ifadeleri yasaklamıştır. Sanki ‘’iman etmiş bir insanı fısk ile anmanız ne çirkin bir iştir’’ demektir.

3. Bu ifade ile her halde, fasık olan mümin olarak kabul edilmemiştir.[98]

Bir mümine kötü dilli olmak ve bu özelliğiyle etrafa ün salmak yakışmaz. Fakat başkalarıyla alay etmek ve onlara kötü lakaplar takmakla ünlü olmak, her bakımdan bir kafire yakışır. Oysa bir müminin  Allah’a, O’nun Rasulüne ve ahirete inandıktan sonra bu tür kötü vasıflarla meşhur olmasından, ölmesi daha hayırlıdır.[99]

Bir mümine fısk işlemek yakışmaz. Bu onun için çirkin bir iştir. Bundan dolayı ‘’ İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır’’[100]  mealindeki ayet, imana zulüm karıştırmamayı teşvik etmektedir.[101]

‘’Kim tevbe etmezse işte onlar zalimdirler.’’

Bu ayeti iki şekilde açıklamak gerekir:

1. Alay etmek, ayıplamak, çirkin lakap takmak günah olduğu için bunlara tevbe etmek vaciptir. Kimde tevbe etmezse, işte o zalimdir. Çünkü yaptıklarıyla hem insanlara, hem de kendi nefsine zulmetmiş olur. Dolayısıyla da ahiret azabını hak eder.[102]

2. Ayette zikredilen yasaklar, küçük günahlardır. Bir defa yapmakla zalim veya fasık olunmaz. Ancak kim bunları terk etmez, işlemeye devam eder ve adet haline getirirse zalim olur.[103]

İnsana fısk sıfatı kazandırabilecek olan her tür günahlara dalmamak gerekir. Şayet dalınırsa, vakit kaybetmeden tevbe etmek gerekir.

2d. Sû-i Zanda Bulunmak

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ 12

12. Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.

Yüce Allah, bu ayetle kardeşliği yok eden üç davranışı yasaklamıştır:

Sû-i zanda bulunmak, kusur araştırmak ve gıybet etmek.

 ‘’Zan’’ kelimesi ima ve işaretle hasıl olan ve hakikat ifade etmeyen bilgiye[104] denir.  Kur’an-ı Kerim’de ‘’ Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir’’[105] buyurulmaktadır. Bu ayetten de anlaşıldığı gibi zan, kesin bilgi ifade etmeyip sadece sanmaktan ibarettir.

Burada ‘’kesiran’’ denmekle hayırlı olan zanlar hariç tutulmuştur.[106] Bundan bazı zanların günah, bazı zanların ise günah olmadığı neticesi çıkmaktadır. Bu sebeple, ya kötü olur, ya iyi. Bu ayette yasaklanan kötü zandır. Çükü bunda günaha girme korkusu vardır. Kaçınmak gerekir. Hakkında kesin bilgimiz olmayan bir kimseye,[107]  sû-i zanda bulunmak haramdır.çünkü bu töhmete sahip olmaktadır. Töhmet ise, kaçınılması gereken bir durundur. Ancak açıkça günah işleyenler hakkında sû-i zanda bulunmak müstesnadır.[108]

Sû-i zandan sakınmak bir görev olduğu gibi insanların sû-i zannına vesile olabilecek hareketlerden sakınmak da bir görevdir. Çünkü başkalarına sebep olmak, o işi yapmış gibi olmak sayılır.

Peygamber (s.a.v.)’in hanımlarından Hz. Safiye diyor ki:

‘’Rasulullah (s.a.v.) Üsame İbn Zeyd’in evinde itikafa girmiştir. Geceleyin kendisini ziyarete gittim ve onla sohbet ettim. Sonra da kaklım eve döndüm. Rasulullah (s.a.v.) de beni uğurlamak için kalktı. Bu esnada ensardan iki kişi yoldan geçerken Rasulullah’ı görünce koşmaya başladılar. Peygamber (s.a.v.) onlara: ‘’Ağır gidin, O, Huyey’in kızı Safiyye’dir’’ buyurdu. O iki adam: ‘’Sübhanallah! Ya Rasulallah!’’ dediler. Hz. Peygamber de onlara şöyle dedi: ‘’Şeytan insanın vücudunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Bundan dolayı kalbinize bir şey (veya şer) atmasından korktum.’’[109]

Hz. Peygamber (s.a.v.) gecenin karanlığında hanımını uğurlarken, kendisini hanıyla beraber görenleri durdurmuş, yanındaki kadının yabancı birisi olmayıp kendi hanımı olduğunu kendilerine bildirerek onların sû-i zanna kapılmasına mani olmuştur.

Zannı hüküm itibarıyla dört kısımda incelemek mümkündür.

1. Mubah olan zan: Bir insanın dünya işlerini ve rızkını kazanma yollarını düşünmesi gibi.

2. Vacip olan zan: Kat-i delil bulunmayan ameli meselelerde zanni delil ile amel etmek gibi.

3. Haram olan zan. İlahi meselelerle Peygamberliğe ait meselelerde zan haramdır. Bunlara kat-i olarak inanmak gerekir.

4. Mendup olan zan: Zannedilende fısk zahir olursa şerrinden korunmak maksadıyla sû-i zanda bulunmak menduptur.[110]

2e. Kusur Araştırmak

‘’Birbirinizin kusurunu araştırmayın.’’

Hz. Peygamber (s.a.v.) kusur araştırma hususunda şöyle buyurmuşlardır:

‘’ Ey dilleriyle iman etmiş, ancak  iman kalplerine tam olarak yerleşmemiş olan insanlar! Müslümanlara eziyet etmeyin, onları ayıplamayın, kusurlarını araştırmayın, küm bir müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da onun kusurunu araştırır. Fakat Allah kimin kusurunu araştırırsa evinin içinde bile olsa onu rezil eder. Bu hadisi rivayet eden Abdullah İbn Ömer (r.a.) bir gün Kabe’ye bakıp şöyle demiştir: ‘’Nede büyüksün. Sana karşı hürmet de çok büyük, fakat Allah indinde müminin şerefi senden çok daha büyüktür.’’[111]

Tecessüs lafzı, daha çok kötülükleri, kusurları araştırmak için kullanılan bir tabirdir. Müminlerin eksikliklerini bulmak, açık delil ve işaretler elde ederek zan ve yakin delil meydana getirmektir.[112]

Bir insanın kusurunu araştırmak onun şeref ve haysiyetini ayaklar altına almak demektir. Halbuki İslam, insanların bütün haklarını koruma altına almıştır.

‘’Birbirinize haset ve buğz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Biriniz diğerinizin alış-verişi üzerine fiyat artırmasın. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, ona yardımını esirgemez, onu küçük düşürmez. (Göğsünü işaret ederek üç defa) takva işte buradadır. Bir insana müslüman  kardeşini küçük görmesi şer olarak yeter. Müslümanın müslümana karşı malı ve ırzı haramdır.’’[113]

İşte bu hadis, bir müslümanın kusurunu araştırmanın ne kadar çirkin bir iş olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı başkalarının kusurlarını araştırmaktan vazgeçmek gerekir. Herkesin kendi hata ve eksiklerini düzeltme yoluna gitmesi lazımdır.

Şüphesiz kusur ve ayıpların peşine düşüp onları açığa vurmak İslam toplumunda huzursuzluk meydana getiren bir ok kötülüklere sebep olur. Bu da müminler arasındaki kardeşliği zedeler. Toplumda birlik kurulmaz.

Allah’ın emrettiği her şey, insanlar arası ilişkileri düzenler ve barışı sağlar. İlişkilerin düzenli hale gelmesi ise din ve dünyanın selameti demektir.[114]

2f. Gıybet Etmek

‘’Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin.’’

‘’Gıybet’’ bir müslümanın diğer bir müslümanı arakasından hoşuna gitmeyecek şekilde anmasıdır.  Hz. Peygamber’e eziyet nedir? diye sorulmuş  O da: ‘’Kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle zikretmendir. Şayet söylediğin şey onda varsa gıybet; yoksa iftira etmiş olursun’’[115] buyurmuştur.

Hadis-i şerifte geçen ‘’zikr’’ anma, gerek açık bir şekilde, gerekse mecaz yoluyla olsun fark etmez. Yani sadece dil ile anmaktan vazgeçmek yetmez. İşaret gibi açık olmayan yollarla da gıybet etmekten sakınılmalıdır. Hoşlanmayacağı bir şeyle anma demek, genel bir ifadedir. Bu ifade bir müslümanı dininde, dünyasında, ahlakında vb. her hususta eziyet etmemeyi gerektirir.[116]

Gıybet; gıybet edilene ulaşılmazsa, gıybet sahibi hem kendisi; hem de gıybetini ettiği kimse hakkında tevbe ve istiğfarda bulunmalıdır. Bu tür gıybette tevbe ve istiğfarın yeterli olduğunu söyleyenler gibi, mutlaka helalleşmesi gerektiğini söyleyenler de vardır.

Gıybet, ölü kardeş eti yemek kadar kötüdür. Bu kadar çirkin bir adetten müminler uzak durmalıdır.

Müminin şerefi koruma altındadır. İşte bu ayet şeref ve haysiyetin dokunulmazlığına işaret eder.[117] Peygamberimiz (s.a.v.) kim bir müslümana şeref ve haysiyetine dokunulduğu zaman yardım etmezse, yardıma muhtaç olduğu bir anda da Allah ona yardım etmez. Kim de ırz ve namusuna dokunulduğu zaman bir mümine yardım ederse, yardıma muhtaç olduğu bir anda Allah da ondan yardımını esirgemez.[118] Bitin Müslümanların birbirlerine karşı malı, ırzı, (şahsiyeti ve şerefi) ve kanı haramdır.[119]

Şu kimselerin gıybetinim yapılmasında her hangi bir mahsur yoktur:

1. Zalimin gıybeti yoktur. Mesela zulme uğramış birisi, kedisine zulmeden kişiyi hakime şikayet edebilir ve bu gıybet sayılmaz.

2. kötülüklerle meşhur olan birisinin, kötülüğüne mani olmak için gıybeti yapılabilir.

3. Müftüden fetva sormak için, bir insandan bahsetmek gıybet sayılmaz.

4. Şahitleri be hadis ravilerini araştırmak, onları cerh ve ta’dile tabi tutmak gıybet sayılmaz.

5. Fasık olanların gıybeti yoktur. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘’Kim üzerinden haya örtüsünü atarsa, artık onun gıybeti olmaz. [120]

Gıybet,  fertler ve aileler arsındaki bağları koparır ve onları birbirine düşman eder.

‘’O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.’’[121]

‘’Tevvab’’ ismi, tevbesi çok manasında mübalağa ism-i fail olup üç özellik taşır.

1. Kendisine tevbe eden ve yönelen kullar çok demektir.

2. Tevbeleri öyle çok kabul eder ki,  bu tevbe ile her günahı affedebilir. Hiç bir günahkarın tevbe ile affolunmayacak herhangi bir günahı düşünülemez. Zira en büyük günah şirktir. Tevbe ve iman ile Allah onu da affeder. ‘’Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz[122] mealindeki ayet, tevbe etmeyenler hakkındadır.

3. Tevbeyi kabul etmede çok isteklidir. Öyle ki, tevbe eden bir günahkarı hiç günah işlememiş gibi yapıp rahmetiyle mutlu kılar. Tevbeyi kabul, rahmetinin eseri olduğu gibi, gıybeti, kötü zannı ve kötü ahlakı yasaklaması da rahmetinin eseridir.[123]

2g. Irkçılık Yapmak                     

 يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ   عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ 31

13. Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.

Hucurat suresi Medine’de inmiş olmasına rağmen, bu ayetin üslup bakımından Mekki ayetlere benzediği için Mekke’de de nazil olduğu rivayet edilmiştir. Ancak her ne kadar Mekki de olsa hükmün Medeni olduğu ve bu yüzden Medeni bir sureye yerleştiği söylenmiştir. Ayetin nüzul sebebi olarak şu olay nakledilir:

Mekke’nin fethedildiği gün Hz. Peygamber (s.a.v.) Bilal-i Habeşi’ye Kabe’nin damına çıkarak ezan okumasını emretti. Bunun üzerine bazı kimseler kendi kendilerine söylenmeye başladılar. Attab İbn Useydi ‘’Allah’a şükürler olsun ki, babamın ruhunu aldı da bu günü görmedi’’ dedi. Haris İbn Hişam: Muhammed bu kara kargadan başka ezan okuyacak kimse bulamadı mı? Süheyl İbn Amr: ‘’Allah, bir şeyi değiştirmek isterse değiştirir’’  ve Ebu Süfyan da bir şey söylemekten korkuyorum . Zira semanın Rabbi kendisine haber verir’’ dedi. Ebu Süfyan’ın dediği gibi oldu. Cebrail (a.s.) bu sözleri  Peygamber (s.a.v.)’e haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber kendilerini çağırarak, bu tür söz sarf edip sarf etmediklerini sordu. Onlar da gizlemeyip ikrar ettiler. Bu hadise üzerine on üçüncü ayet indi.

Önceki ayetlerde hitap, inananlara iken, bu ayette hitap insanlığa edilmiştir. Böylece bütün insanların eşitliği vurgulanmış ve üstünlüğün ancak takva ile olacağı bildirilmiştir.

İslama göre bütün insanlar Hz. Adem’den meydana gelmiştir. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Konu ile ilgili olarak Peygamberimiz (s.a.v.) insanlara şöyle hitap etmiştir:

‘’Ey insanlar: Allah sizden cahiliye devrine ait olan kibri ve neseplerinizle övünmeyi kaldırmıştır…bütün insanlar Adem’in çocuklarıdır. Allah Ademi de topraktan yaratmıştır.’’[124]

Adem (a.s.)’ın topraktan yaratıldığını Yüce Allah şöyle haber verir: ‘’Allah nezdinde İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona "Ol!" dedi ve oluverdi.’’[125]

Tarihin başlangıcından bu zamana kadar bütün insanlar Hz. Adem ve Havva’nın torunlarıdır. Kök itibarıyla hepsi aynı babaya mensup olduklarından sanki bir akraba gibidirler. Bundan dolayı hiç kimsenin başkalarına karşı kibirlenmeye ve kendini üstün görmeye hakkı yoktur. Bir erkekle bir dişiden yaratılıp, kabile ve kavimlere ayrılma, dağılmak ve savaşmak için değil, tanışıp yardımlaşarak daha büyük ve daha güzel toplumlar meydana getirmek içindir. 

‘’Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.’’[126]

Ayetteki, ‘’etka’’ kelimesinin içerdiği takva kavramı, evrensel değerleri erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade etmektedir. Bütün insanların aslı birdir. Aynı madenden ve maddeden yaratılmışlardır. Hem kök hem de biyolojik özellikleri farklı değildir. Bu yönden bir üstünlük veya aşağılık söz konusu olamaz. Kök itibarıyla kardeş olan insanlar bir çok hikmet yanında farklı kimliklerle tanınıp tanışmaları için gruplara ayrılmışlardır. Her grup başkalarından farklı, kendi aralarında ortak özelliklerine dayalı olarak birleşir ve dayanışırlar. Bu birleşme ve dayanışmada temel unsur dindir. Dini bir olanlar birbirini kardeş bilirler ve genellikle diğer özelliklerdeki ortaklık bu özel bağın üstüne çıkamaz. Dinin insana kazandırmak istediği en önemli değer ahlaktır, takvadır…[127]

Allah katında takvadan başka üstünlük ölçüsü yoktur. O, bütün insanları takva ölçüsüne göre değerlendirir…

İslam ırkçılığı ve ırkçılıkla övünmeyi kesinlikle yasaklamış ve adeta ona harp ilan etmiştir. Bunu  bütün insanlığı tek bir sancak altında toplamak amacıyla yapmıştır.[128]

Peygamberimiz  (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde: Bütün insanlığa şöyle seslendi:

‘’Ey insanlar: Şunu iyi biliniz ki, Rabbimiz birdir. Babanız birdir. Arabın başka ırka, başka ırkın araba, beyazın siyaha, siyahın beyaza dindarlık ve ahlaki üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur. Dinleyin! Bu ilahi gerçeği size tebliğ ettim mi, bildirdim mi? ‘’Hep birden ‘’Evet’’ dediler. ‘’Öyle ise burada olanlar olmayanlara bildirsin’’[129] buyurdu.

Konu ile ilgili olarak Peygamber efendimiz (s.a.v.):

‘’Irkçılık yapan, ırkçılık uğruna savaşan ve bu yolda ölen bizden değildir.’’[130]

‘’Ümmetimde cahiliyyeye ait dört haslet vardır ki, bütünüyle onu terk edemezler. Bunlar, haseb ve neseple övünmek, insanlarla alay etmek, yıldızların kaymasını yağmur yağacağına yormak, ölünün arkasından bir şekilde ağıt yakmak’’[131] buyurmuştur.

Irk, nesep ve soyla övünme, kardeşliği zedeleyen davranışlardandır. İşte Allah bu tür düşünceyi yasaklıyor ve tek bir güç olmayı emrediyor.

D. İMAN VE İSLAM

  قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ 14إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ 15  قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ 16يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُل لَّا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُم بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ 17

14. Bedevîler "İnandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama "Boyun eğdik" deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

15. Müminler ancak Allah'a ve Resûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.

16. De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

17. Onlar İslâm'a girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Eğer doğru kimselerseniz bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur[132]

14. ayetin nüzul sebebi:

Mücahit bu ayetin, Medine^ye komşu olan Beni Esed İbn Huzeyme kabilesi hakkında indiğini zikretmektedir. Bu kabilenin ileri gelenleri, ganimet veya dünyalık bir şey elde etmek için müslüman olmuşlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ‘’biz sana aile efradımızla geldik, üstelik falan ve falan kabile gibi de seninle savaşmadık’’ demişlerdi. Bu sözleriyle sadaka talep ediyorlar, müslüman olmalarını da Peygamber (s.a.v.)’in başına kakıyorlardı.[133]

Bu ayet, müslüman olup da henüz imanın yüksek zevkine erecek kadar terbiye almamış olanlardan bahsetmektedir. Gaye, bu terbiyeyi onlara öğretmektir.[134]

Yerleşim bölgeleri dışında  göçebe olarak yaşayan arap kabileleri Hz.  Peygamber’e geliyor, sosyal yardımlardan pay almak için kendilerine boyun eğiyor, teslim oluyorlardı. Bu davranışlarını ‘’iman etmiş olmak için’’ yeterli saymaları kendilerini mümin olarak göstermeleri üzerine bu ayetler gelmiştir.[135]

Bu ayette bedevilerin, ölüm korkusundan veya mal talep etmek için iman ettikleri anlaşılmaktadır. Bu da münafıkların sıfatıdır. İmanın hakikati kalp ile tasdiktir. İslam ise; Peygamber’in getirdiğini zahirde kabul etmektir. Bunun da kanı korumaktan başka bir faydası yoktur.[136]

‘’İman’’ gönül rızası ile Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği şeraite tabi olmak, Allah ve Rasulünü dil ile ikrar, kalp ile tasdik edip emirlerine uymak demektir.

‘’İslam’’ ise, imanla aynı manada olduğu gibi bazen de sadece dil ile ikrar etmek manasındadır.[137]

‘’İman’’ tasdiktir. ‘’İslam’’ ise, barışa girmek ve kelime-i tevhidi ortaya çıkararak müminlerle harp etmekten kaçınmaktır.

Dil ile ikrar, kalp ile hem fikir uyum içinde olmazsa bu islamdır. Kalp, lisanla hem fikir olursa, o imandır. Lügat açısından manaları bu şekildedir. Istılahi manada ise, iman ve İslam aynı anlamdadır.[138]

Yüce Allah bedevilerin halini,  bu ayette açık bir şekilde ortaya koyduktan sonra onları kendisine ve Hz. Peygamber’e karşı itaat etmeye davet etmektedir. Onların itaat üzere bulunmaları demek, günahlarına tevbe etmeleri, kalplerini imana bağlamaları ve bunun gereği ile amel etmeleridir. Eğer bunları yaparlarsa Allah tevbelerini kabul eder ve kendilerini bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.[139]

Bu ayette, bir eğitim metodu öğretilmektedir. Şöyle ki, bedevilere açıkça ‘’siz yalan söylediniz’’ buyurulmayıp ‘’iman etmediniz’’ denmek suretiyle güzel bir terbiye örneği verilmiştir. Eğitim metodunda bu önemlidir. Peygamber (s.a.v.) de bu örneği bizar kendisi uygulamıştır.

Rafi İbn Amr el Gıfari (r.a.) başından geçen şu hadiseyi nakleder:

‘’Henüz çocuk iken hurmalarımızı (veya ensarın hurmalarını) taşlardım. Bundan dolayı beni Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna götürdüler ve bana: ‘’ Ey oğul! Hurmaları niçin taşlıyorsun?’’ dedi. ‘’Ben onları yiyorum, yemek için taşladım’’ dedim. Bunu duyunca ‘’hurmaları taşlama, diplerine düşenleri ye’’ buyurdu. Daha sonra başımı okşadı ve ‘’Allah’ım  onun karnını doyur’’ diye dua etti.[140]

Bu hadiste Peygamber (s.a.v.) insanların karşısına doğrudan bir takım yasaklar çıkarmamıştır. Mesela izinsiz olarak hurma ağacını taşlamanın ve dökülenleri yemenin haramlığından bahsetmemiştir. Utanmıyor musun? veya Ayıp değil mi?  gibi anlamlara gelebilecek bir ifade kullanmamıştır. Peygamber efendimiz bu tür ifadeleri ile, olumsuzluktan değil, olumlulardan hareket etmiştir. Yani yasak koyarak değil, insan için meşru sayılabilecek alternatifler getirerek olayı en kestirme yolla çözüme kavuşturmuştur.

Yüce Allah, bedevileri terbiye etmektedir. Sanki onlara şöyle sesleniyor: ‘’Siz iman ettiğinizi söylüyorsunuz, halbuki gerçek müminler Allah’a ve Rasulüne iman ederler, sonra bu istikamet üzere devam ederler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihat ederler’’bu şekilde onların bulundukları hali değiştirmeleri istenmiştir.

15. ayette, müminlerin vasıfları veciz bir şekilde bildirilmiştir. ‘’Müminler ancak Allah’a ve Rasulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihat eden kimselerdir. İçleri ve dışları bir olanlar, işte bunlardır.

Allah (c.c.) bu ayette, ‘’iman ettik’’ diyen, ancak imanı kalplerine tam manasıyla yerleştirememiş olan bedevilere, gerçek müminlerin, Allah’ı ve Peygamber’i tasdik eden, sonra da Allah’ın vahdaniyeti ve Peygamber (s.a.v.)’in nübüvveti konusunda şüphe etmeyen, kendilerini Allah’a ve Peygamber’e itaate gerekli kılan, bütün farzları eksiksiz olarak yerine getiren, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler olduğunu haber vermiştir.[141]

Gerçek iman, Allah’ı ve Rasulünü gönülden tasdik etmektir. Bu, öyle bir tasdiktir ki, ona hiçbir şek ve şüphe karışmaz. Bu tasdik kararsızlık ve endişeye, duygu ve heveslere, kalpleri ve şuuru sarsan hiçbir sarsıntıya mahal vermeyen kesin, değişmeyen ve güven verici bir tasdiktir. Allah yolunda can ve malla cihat böyle bir imandan doğar.[142] Müminlerin diğer bir vasfı da doğru sözlü olmalarıdır. ‘’İşte onlar sadıklardır’’ ayetinin manası; iman davasında sadık, verdikleri sözlere, kalpleriyle ve fiilleriyle bağlılık gösteren samimi müslümanlardır.[143]

Yüce Allah doğru sözlü olanları, bu sıfatı taşıyanları övmüştür. ‘’Doğru erkekler ve doğru kadınlar….İşte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.’’[144]

Huzurlu bir toplumun teşekkülü, ancak gerçek müminler sayesinde vuku bulacaktır.

16. ayette ‘’Allah göklerde ve yerde olanları bildiği halde Allah’a dininizi öğretmeye mi kalkışıyorsunuz? Allah her şeyi bilmektedir.’’

Bundan önceki ayet indiğinde bedeviler, hem dilleriyle hem de kalpleriyle iman ettiklerine yemin ettiler. Ancak bu ayette iddialarında yalanlandılar.[145]

Yüce  Allah bu ayette onlara sanki şöyle sesleniyor:

‘’Ey Muhammed! O iman ettik deyip, iman kalplerine yerleşmemiş olanlara söyle ki: Ey insanlar: Siz dininizi Rabbinize mi  öğretiyorsunuz? Halbuki Allah yerde ve göklerde olanı bilir. Yani sizin mümin olduğunuzu öğretmeye kalkıştığınız Allah, yedi kat göklerde ve yedi kat yerde olan her şeyi çok iyi bilendir. O’na hiçbir şey gizli kalmaz. Nasıl oluyor da ona dininizi öğretmeye kalkıyorsunuz? Size bir çok şey gizli kalabilir. Ancak O’na kalmaz. Allah her şeyi, olanı ve olacağı bilir.[146]

Bu ayet, bedevileri şiddetle kınamaktadır. Aynı zamanda yolundan vazgeçip bulundukları halin dışında söz söylememeleri hususunda bedevilere bir ihtardır.[147]

17.  ayeti ‘’boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar.’’ Onlara şöyle şöyle de: ‘’Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Eğer dürüst olacaksanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak O size lütufta bulunmuştur.

Esed oğullarına mensup olan bedeviler Hz. Peygamber’e: ‘’Biz başkaları gibi seninle savaşmadık ve savaşmadan iman ettik’’ diyerek onu minnet altına sokmaya çalışmışlardı. Bu sebeple ayet inmiştir.[148] Bundan dolayı kendilerine sanki şöyle söylenmek istenmiştir. ‘’Siz müslümanlığınızı bana sayıp dökmeyin, bilakis siz Allah’a minnet etmelisiniz. Çünkü O, size doğru yolu göstermiştir.[149]

Yüce Allah burada ‘’Allah sizi imanla rızıklandırarak minnet altına sokuyor’’ demiyor. Açık mucizelerle ve Peygamber göndermekle sizi doğru yola iletiyor’’ buyuruyor. Ayrıca Allah (c.c.),  müslüman olduk iddianıza göre size lütufta bulunmuştur. Öyleyse bu sizin için bir nimettir. Çünkü gerçekten iman etmişseniz cehennemden kurtulursunuz.[150]

Bütün insanlar Allah’a minnettar olmalıdırlar. Çünkü Yüce Allah insanlara hem doğru yolu göstermiş, hem de onlara sayılamayacak kadar nimetler bahşetmiştir. O, doğru yolu terk ettikleri zaman peygamberlerle  ve kitaplar göndermek suretiyle insanları hak yola çağırmış ve kendilerine ebedi hayatta kurtuluşun yollarını göstermiştir. Kur’an-ı Kerim’de her millete bu yolu gösteren Peygamberler ve uyarıcılar gönderildiği ifade edilmektedir.

‘’ Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.’’[151]

‘’Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz’’[152] buyurulmaktadır.

Bütün insanlar Allah’a minnettar olmalıdırlar. Çünkü onlara sayılamayacak kadar nimetler bahşetmiştir. ‘’ O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah'ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız.’’[153] 

En büyük nimet hidayet nimetidir. Onlar bu nimete şükran borçlarını cennetle hatırlayacaklardır. ‘’…Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah'a hamdolsun!’’[154] derler.

Müminler Peygamber (s.a.v.)’e minnet borçludur. Çünkü Allah’ın hidayetini onlara O, ulaştırmıştır.[155] Bu sebeple O, bir elçi ve aracıdır. Aynı zamanda O, inananlara kitap ve hikmeti öğretmiş ve onları kötülüklerden arındırmıştır.

‘’Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl gönderdik.’’[156]

‘’Peygamber (s.a.v.) bütün insanlığa gelmiştir.’’[157]

Peygamber (s.a.v.) aynı zamanda  müminlere karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir. O, ümmetinden hiçbir kimsenin sıkıntıya düşmesini istemez. Yüce Allah, bunu Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber verir: ‘’ Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.’’[158]

Bu sebeple, müminler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e karşı minnettar olmaları gerekir. Çünkü O, müminlere kendi canlarından daha yakındır.[159]

E. GAYB

  إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ 18

 

18. Allah göklerin ve yerin gizlisini bilir. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.

Yüce Allah bedevilerin iç yüzünü ortaya koyarak sanki şöyle sesleniyor: ‘’Ey bedeviler! Allah’a hiç bir şey gizli kalmaz. Kimin doğru sözlü, kiminde yalancı olduğunu O, ortaya çıkarır.  Zira, O,kimin islama isteyerek, kiminde peygamber ve ordusundan korkarak girdiğini çok iyi bilir. Çünkü Allah gizli açık yaptığınız her şeyi bilir…[160]

Yüce Allah göklerin ve yerin gaybını bilir. Bundan dolayı sizin içinizi ve dışınızı da bilir. Müslümanlığınızda doğru olup olmadığınızı, kalplerinizde iman ve doğruluk bulunup bulunmadığını ve niyetlerinizden neler geçirdiğinizi tamamen bildiği gibi, alemde, göklerde ve yerde neler olacağını ve sizlerin nelerle karşılaşacağınızı da çok iyi bilir. Ayrıca Allah bütün amellerinizi görür. Her ne yaparsanız görür. Hiç birini kaçırmaz. Bundan dolayı siz de içinizi ve dışınızı düzelterek ona göre korunup ona göre çalışınız…[161]

Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. ‘’O, kullarının  yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. Yani ona hiçbir şey gizli kalmaz. [162] Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.[163] Allah Teala  kalplerin içinde ne varsa onu da hakkıyla bilendir.[164]

Allah’ın razı olduğu Peygamberler, gayba muttali olabilirler. ‘’O, bütün görülmeyenleri (gaybı) bilir. Gaybına kimseyi muttali kılmaz. Ancak bildirmeyi   dilediği  peygamber bunun dışındadır.[165]Evliyanın, kahinlerin ve müneccimlerin gaybı bilmesi imkansızdır[166] Ancak  Allah’ın bildirmesiyle gayba  muttali olabilirler.[167]

 

           SONUÇ

Hucurat suresinde erdemli  ve ihlaslı bir toplumun temelleri atılmakta, böyle bir toplumun oluşumunda rol alacak insan tipinin profili çizilmektedir.

Sağlam bir toplumun temelleri ancak imanlı insanlarla atılacaktır. Yüce Allah, bu surenin 14.15.16.17. ayetlerinde imanın nasıl olması gerektiğini açık bir şekilde insanlara öğretmiştir. Ayetlerde belirtildiği üzere imanlı insan, kendini davasına tam manasıyla adamış, yalnız dil ile değil, kalp ve bütün uzuvlarıyla Allah’a bağlı ve Peygambere itaat noktasında ahlakın zirvesinde bir şahsiyettir. Mümin şek ve şüphesiz Allah ve Rasulünün bütün buyruklarına boyun eğer. Gerekirse mal ve canından hiçbir endişeye kapılmadan vazgeçer.

İnanan kişi ve toplumlar, imanın kendilerine büyük bir nimet olduğunun farkında olmalı ve davranışlarını ona göre şekillendirmelidirler.

Yüce Allah, 1.2.3.4.5. ayetlerde, imanın gereği olarak Peygamber (s.a.v.)’e saygı ve hürmette kusur edilmemesini emretmiştir. O’ndan gelen buyruklara boyun eğilmesini, neden ve niçinin araştırılmamasını bildirmiştir. O’na karşı en ufak yanlış bir davranışın Allah’a itaatsizlik olduğunu bilmeli ve mümin ona göre  yapılanacağını unutmamalıdır.

Allah (c.c.), ‘’Farkında olmadan amelleriniz boşa gider’’ kelamıyla bize, Peygamber’e yapılan hürmetsizliğin, amelleri boşa çıkaracağını,  saygı ve hürmet olmadan imanın kamil olamayacağını anlatmıştır.

Yüce Allah, 6.7.8.11.12.13. ayetlerde kardeşliği ve toplumların birlik ve beraberliğini bozacak bir takım tutum ve davranışları belirttikten sonra, müminlerin bunlardan uzak durmalarını istemiştir. Yasaklanan bu davranışları ele alacak olursak:

Yalan haber; fertler arası ilişkileri zayıflattığı gibi, toplum düzenini de sarsar. Bundan dolayı haberin nereden kaynaklandığını, kimin bu haberi yaydığını araştırmak gerekir. Bunun aksi bir davranış, kişiyi  ve toplumu fitneye götürür. Fitne ise, adam öldürmekten daha kötüdür.

Alay etmek; kendini büyük görmek demektir. Büyüklük ise Allah’a mahsustur. Bunun için böbürlenmek yasaklanmıştır.

Bir müslümanı ayıplamak bütün toplumu ayıplamak gibidir. Müminler, bir tek vücut gibidir. Bu vücudun organları da bütün müminlerdir.

Kötü lakap takmak; ahlaki değildir. Takılanı hem üzer, hem de yanındakilere karşı utandırır.

Sû-i zan; günaha götürür ve iftira ihtimali taşır. İsabet ederse gıybet olur. Bunların ikisi de Allah’ın yasakladığı fiillerdir. Mümin başkaları hakkında ancak hayır düşünmelidir.

Kusur araştırmak da yasaklanmıştır. Peygamber Efendimiz ‘’Kim bir miminin kusurunu araştırırsa, Allah da onun kusurunu ortaya çıkarır ve ocağının başında da olsa onu rezil eder’’ buyurmuştur.

Gıybet; bir mümini arkasından hoşuna gütmeyecek şekilde anmaktır. Şayet söylediği onda varsa gıybet, yoksa iftira etmiş olur. Bu o kadar çirkin bir harekettir ki, Allah (c.c.) onu ölü kardeş eti yemeğe benzetiyor. Bu kötü davranışta bulunanlar tevbe etmekle ve gıybetini yaptığı kimseden helallik dilemekle temizlenebilirler.

Toplumun birlik ve beraberliğini bozabilecek en büyük tehlike ırkçılık ve milliyetle övünmedir. Yüce Allah bunu yasaklamıştır.

Bütün bu davranışlar; kişileri birbirine düşürür, toplum düzenini dinamitler ve kardeşlik duygularını öldürür. Bunlar yerini saygı, sevgi, hoşgörü ve anlayışa bırakmalıdır. Aksi halde, ahlaki değerlere sahip bir toplumun teşekkülü düşünülemez.

Müminler arası ilişkilerin nasıl olması gerektiğini anlattıktan sonra 9.10. ayetlerde inanan iki toplum arasında oluşacak bir problemin çözümünde sulh ve adalet prensibine göre hareket edilmesi istenmektedir. Bir toplumda meydana gelen isyan hadisesinin çözümünde de  aynı prensipler ölçü alınmalıdır. Bu da fert ve toplumlar arası huzur ve sosyal dengeyi sağlayacaktır. Bundan hareketle müminler, birbirleriyle kardeş olduğunu bilmeli ve kardeşliği bozacak her türlü davranışın toplumun temellerini sarsacağını unutmamalıdır.

Özetle, Hucurat Suresi’nde tam bir iman olmadan ahlaklı insan olunamayacağı ve imanlı insanlar olmadan sağlam bir toplumun temellerinin atılamayacağı bildirilmektedir. Tuğlalardan birinin eksikliği nasıl ki binayı yıkıma hazırlarsa, iman ve ahlak eksikliği de toplumu felakete sürükler ve bu felaket o toplumun sonu olur.

’Şüphesiz Allah Göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah yaptıklarınızı görendir’’ (Hucurat, 49/17)


Not:
Bu metin Bekir ERTÜRK tarafından hazırlanan Diyanet İhtisas Bitirme Tezi'nden olduğu gibi alınmıştır..


Tezin tamamı için Kaynak:
www.diyanettrabzonegitim.gov.tr/2donemtez/bekirerturk.doc



[1] Hucurat, 49/1-5.

[2] Ateş, Süleyman, Kur’an Ansiklopedisi, İstanbul, c.8, s.422.

[3] Buhari, Ebi Abdillah Muhammed b. İsmail, el-Camiu’s Sahih, İkinci Baskı, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, Tefsir 1.

[4] et-Taberi, Ebi Cafer Muhammed b. Cerir, Camiu’l-beyan an te’vili’l Kur’an, Darü’l-fikir, Beyrut, 1999, c.13, s.151

[5] Alusi,a.g.e., c.14, s.202.

[6] Merağı, Ahmed Mustafa, Tefsiru’l-Merağı, Daru’l-Fikir, ts. c.9, s.20-21.

[7] Zemahşeri, a.g.e., c.4, s.2.

[8] Mevdudi, Ebu’l  Âlâ, Tefhimü’l-Kur’an, (terc. kurul) İstanbul, 1991, c.5,s.434.

[9] Enbiya, 21/27.

[10] Bursevi, İsmail Hakkı, Ruhu’l-Beyan, İstanbul, y.y. h.1389,c.9, s.62.

[11] Elmalılı, c.7, s.187.

[12] Çelik, Ömer, Altınoluk Dergisi,  mak.  ‘’Kur’an’da Müminlere Hitap’’  Kasım 2003, s.39.

[13] Tirmizi, Ebu İsa Muhammed İsa es-Sevr, Sünen, İkinci Baskı, Çağrı y.y. İstanbul, 1992.

[14] İbn Kesir, İmam-ı Hafız İmadüddin Ebu’l-Fida İsmail; el-Kuşeyri, Tefsiru’l Kur’an’il Azim, Birinci Baskı Daru’l-Hadis, Kahire, 1988, c.4,s.207.

[15] Ebu Hayyan, Muhammed İbn Yusuf; el- Endelüsi, el-Bahru’l-muhit, Beyrut, 1983, c.8, s.106.

[16] Kutub, Seyyid, fi Zilali’l Kur’an, (terc. kurul) Hikmet Yayınları , İstanbul, ts. c.13, s.489.

[17] Taberi, a.g.e., c.13, s.52.

[18] el-Vahidi, Ebu Hasan Ali b. Ahmed, Esbâbı’n-nüzul, (terc. kurul) İkinci Baskı, s.208.

[19] İbn Kesir, c.4,s.208.

[20] Buhari, a.g.e., Tefsir.

[21] Necm, 55/3-4.

[22] Ahzab, 33/56.

[23] Tirmizi, Vitir, 21.

[24] Hucurat, 43/3.

[25] İbn Aşur, c.22, s.233.

[26] Taberi, a.g.e., c.13, s.156.

[27] Hucurat, 49/4-5.

[28] Alusi, a.g.e., c.14, s.209.

[29] Elmalılı

[30] Vahidi, s.259.

[31] Razi, a.g.e., c.20,s.200.

[32] Ateş, Süleyman, Kur’an Ansiklopedisi, Kur’an Araştırma Vakfı, İstanbul, ts. c.8, s.422.

[33] Ebu Davud, Süleyman İbn el-Eş’as, es-Sicistani, Sünen, İkinci Baskı, İlim,1, İstanbul, 1992.

[34] Zümer, 39/9.

[35] Mücadele, 58/1.

[36] Tirmizi, İlim, 19.

[37] Bursevi, c.9, s.62-62.

[38] Bursevi, a.g.e., c.9,s.69.

[39] Nahl, 16/90.

[40] Al-i İmran, 3/103.

[41] Fetih, 48/29.

[42] Nur, 24/63.

[43] Hucurat, 49/11.

[44] Bakara, 2/263.

[45] Taha, 20/44.

[46] Tirmizi, Birr, 15.

[47] Tirmizi, Birr, 75.

[48] Hucurat, 49/ 6,7,8.

[49] Tirmizi, Birr, 66.

[50] Ragıb, a.g.e., s.572.

[51] Ebu Bekir Ahmed İbn er-Razi Cassas, Ahkamu’l Kur’an, Beyrut, ts. c.5, s.278.

[52] Razi, a.g.e., c.20, s.207.

[53] Bakara, 2/217.

[54] Razi, a.g.e., a.y.

[55] Razi, a.g.e., s.205.

[56] Hucurat, 49/9,10.

[57] Vahidi, s.326.

[58]. Elmalılı, c.2, s.66.

[59] Halil Uysal, İnsan ve Toplum Bilimleri Sözlüğü, Uysal Kitabevi, Konya, 1896, s.280.

[60] Elmalılı, c.2, s.66,67.

[61] Nisa, 4/128.

[62] Enfal, 8/1.

[63] Ateş, a.g.e., c.8, s.520,521.

[64] Nisa, 4/58.

[65] Hucurat, 49/10.

[66] Mevdudi, a.g.e. c.5, s.447.

[67] Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, 5. Baskı, İrfan Yayınları, İstanbul, 1990, c.1, s.181.

[68] Haşr, 59/9-10.

[69] Buhari, Nikah, 45.

[70] a.g.e., Salat, 80.

[71] Ebu Davud, Edep, 38.

[72] Buhari, Edep, 27.

[73] Kurtubi, a.g.e., c.16, s.113.

[74] Vaidi, s.264.

[75] Kurtubi, a.y.

[76] Gazali, Ebu Muhammed et-Tusi, Kimyay-ı Saadet, Terc. A. Faruk Meydan, İstanbul, 1981, s.344.

[77] Taberi, a.g.e.,c.13, s.169.

[78] Kutup, a.g.e., c.13, s.500.

[79] Müslim Ebu’l-Hüseyn Müslim İbn el-Haccac, Sahih, Birr, 32, İstanbul, 1992.

[80] Hümeze, 104/1.

[81] Tevbe, 9/79.

[82] Bakara, 2/212.

[83] Elmalılı, c.7, s.205.

[84] Ragıb, 686.

[85] Hümeze, 104/1.

[86] Zemahşeri, c.5, s.13.

[87] Nisa,4/29.

[88] Taberi, c.13.

[89] Nur, 24/61.

[90] Kurtubi, c.16, s.214.

[91] Razi, c.20, s.226.

[92] Alusi, c.14, s.230.

[93] Müslim, İman, 146.

[94] Karaman, Hayrettin, Kur’an Yolu, Türkçe Meal ve Tefsiri, DİBY. Ankara, 2004, c.5 s.48.

[95] Ebu Davud, Edeb, 38.

[96] a.g.e., Edeb, 63.

[97] Zemahşeri, c.4, s.14.

[98] a.g.e., a.y.

[99] Mevdudi, a.g.e., c.5, s.450.

[100] En’am, 6/82.

[101] Razi, a.g.e., c.20, s.228.

[102] İbn Aşur, a.g.e., c.26, s.250.

[103] Razi, a.y.

[104] Ragıb, s.472.

[105] Yunus, 10/36.

[106] Razi, c.20, s.229.

[107] İsra, 17/36.

[108] Kurtubi, c.16, s.217.

[109] Ebu Davud, Edeb, 81.

[110] Baş, a.g.e., s.121.

[111] Tirmizi, Birr, 85.

[112] Elmalılı, .7, s.208.

[113] Müslim, Birr, 32.

[114] Cassas, Ebu Bekr Ahmed İbn er-Razi, Ahkamu’l Kur’an, (Muhammed es-Sadık) Beyrut, ts. c.5, s.290.

[115] Ebu Davud, Edeb, 37.

[116] Alusi, c.14, s.238.

[117] Elmalılı, c.7, s.209-210.

[118] Ebu Davud, Edeb, 36.

[119] a.g.e., a.y.

[120] Beyhaki, Ebu Bekr Ahmed İbn Hüseyin, es-Sünenü’l-Kübra, Daru’l-Fikir, ts. c.10, s.210.

[121] Hucurat, 49/12.

[122] Nisa, 4/48.

[123] Zerkeşi, Bedrüddin Muhammed İbn Abdillah, el-Burhan fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, 1988, c.1, s.252.

[124] Tirmizi, Tefsir, 49.

[125] Al-i İmran, 3/59.

[126] Hucurat, 49/13.

[127] Kur’an Yolu, c.5, s.49.

[128] Kutup, c.13, s.508.

[129] İbn Hanbel, Ahmed Muhammed , Müsned, Çağrı Yayınları, İkinci Baskı, İstanbul, 1992, c.5, s.411.

[130] Ebu Davud, Edeb, 112.

[131] Müslim, Cenaiz, 29.

[132] Hucurat, 49/ 14,15,16,17.

[133] Alusi, c.14, s.250.

[134] Elmalılı, 7/214.

[135] Zemahşeri, c.4, s.366.

[136] Kur’an Yolu, c.5, s.51.

[137] Zemahşeri, a.y.

[138] en-Nesefi, Ebi’l Berekat Abdullah b. Ahmed b. Mahmud, Medariku’t-tenzilve hakaiku’t-te’vil, Daru’l Kitabi’l Arabi, Beyrut, ts. c.3, s.401.

[139] Zemahşeri, c.4, s.367.

[140] İbn Mace, Ebi Abdullah Muhammed İbn Yezid, Sünen, İkinci Baskı, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, Ticaret, 67.

[141] Taberi, c.13, s.186.

[142] Kutup, c.13, s.510.

[143] Elmalılı, 7/217.

[144] Ahzab, 33/35.

[145] Kurtubi, c.16, s.228.

[146] Taberi, c.13, s.187.

[147] Elmalılı, a.y.

[148] Taberi, c.13, s.187.

[149] Zemahşeri, c.4, s.218.

[150] Razi, c.20, s.245.

[151] Fatır, 35/24.

[152] İsra, 17/15.

[153] İbrahim, 14/34.

[154] A’raf, 7/43.

[155] Şura, 42/52.

[156] Bakara, 2/151.

[157] Enbiya, 21/107.

[158] Tevbe, 9/128.

[159] Ahzab, 33/6.

[160] Taberi, a. C.13, s.187.

[161] Elmalılı, c.7, s.218.

[162] Bakara, 2/255.

[163] Neml,27/65.

[164] Fatır,35/38.

[165] Cin,72/26.

[166] Zemahşeri,a,g,e,c,4,s,150.

[167] Razı,a,g,e,c,20,s,250.



Aktif Ziyaretçi7
Bugün Toplam68
Toplam Ziyaret741970