• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://plus.google.com/https://www.facebook.com/insanveislam.org//posts
  • https://twitter.com/insanuislam
                
MAKALELER
EĞİTİM ve SUNUM DOSYALARI
VAAZ ARŞİVİ KATEGORİLERİ

Hz. Davud

Hz. DAVUD

 

اِصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ

(Rasûlüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.[1]

 

Hz.Musa’dan Sonra Benî İsrâil:

 

Hz. Musa’nın vefatından sonra İsrâiloğulları’nın başına Yûşâ b. Nün geçti. Hz. Yûşâ, savaşa gitmek istemeyen ve Tîh'e girildiği esnada 20 ve daha yukarı yaşlarda bulunup sah­rada geçirilen 40 yıl içinde tamamına yakını ölen nesilden kim­senin bulunmadığı, tamamıyla yeni nesilden müteşekkil ordu­sunu Tîh'ten çıkarıp Ürdün'e götürdü ve 6 ay süren şiddetli bir muhasaranın ardından Eriha şehrini ele geçirdi.

Hz. Yüşâ, daha sonra Beytülmakdis/Kudüs üzerine yürüdü ve şiddetli çatışmalardan sonra orayı da fethetti. İbn İshak'tan Eriha ve Kudüs'ün Hz. Musa tarafından fethedildiğine dair bir rivayet nakledilse de, âlimlerin ekseriyyetine göre, Hz. Musa, kardeşi Hz. Harun’un ardından Tîh'te ölmüştür. Onları Tîh'ten çıkarıp, Eriha ve Beytülmakdis'i fetheden Yûşâ'dır.

Allah İsrâiloğulları’na bu mukaddes şehrin kapısından alçak gönüllü bir halde, kibir ve gururdan kaçınarak secde eder bir vaziyette girmelerini ve girer­ken de “Bizi affet” mânâsına gelen "hitta" demelerini emretmişti. Ancak onlar, bunun yerine, buğday mânâsına gelen "hinta" kelimesini söyledi­ler. İsrâiloğulları, Allah tarafından kendilerine emredilen sözü değiştirmişler ve bu yüzden cezaya çarptırılmışlardır.

O vakit onlara şöyle demiştik: Şu şehre girin, orada diledi­ğiniz gibi, bol bol yiyin, şehrin kapısından secde ederek geçin ve 'hitta/bizi affet! Günahlarımızın yükünü üzerimizden kaldır!' de­yin ki, biz de kusurlarınızı bağışlayalım ve iyilik yapanlara sınır­sız mükâfat verelim. Ama o zulmetmeye alışmış olanlar, kendilerine söylenmiş olan sözü başka bir sözle değiştirdiler. Bunun üzerine Biz de, alimlerin üzerine, yoldan çıkmalarından dolayı gökten bir azap indirdik.[2]

Peygamber Efendimiz, onların bu yakışıksız ve isyankâr tavrı hakkında şöyle buyurmuştur:

" قِيلَ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ: {ادْخُلُوا البَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ} [البقرة: 58]. فَدَخَلُوا يَزْحَفُونَ عَلَى أَسْتَاهِهِمْ، فَبَدَّلُوا، وَقَالُوا: حِنْطَةٌ، حَبَّةٌ فِي شَعَرَةٍ "

İsrailoğullarına, 'Beytülmakdis'in kapısından eğilerek (te­vazu ile) giriniz ve bizi bağışla (hitta) deyiniz.' denildi. Onlar ise, kıçları üzerine emekleyerek girdiler ve (emrolundukları kelimeyi değiştirip), “Bize buğday başağında dane ver”' dediler.[3]

 

Hz. Yûşâ, Filistin'i bütünüyle aldıktan sonra, araziyi halk arasında taksim etti ve vefatına kadar onları Tevrat'a göre yönetti. Hz. Musa'dan sonra 27 yıl daha yaşadı ve 127 ya­şında öldü. İsrailoğulları, Hz. Yûşâ'dan sonra başlarına geçen hâkimler tarafından idare edildiler. "Hâkimler İdaresi" adıyla bilinen bu dönemin sonlarında güç ve kuvvetlerini kay­betmişlerdi. Aralarında ihtilaflar çıkmış ahlâkî düşkünlükler iyice yayılmıştı.

Tarihçilerin verdiği bilgiye göre, onlar giderek iyice azıtmışlardı. Kendilerini Tevrat'a davet için gönderilen pey­gamberlerini öldürmek dahil her türlü büyük günahları işliyorlardı. Peygamberlerini öldürmeleri yüzünden Allah Teâlâ, onları zâlim ve cebbar hükümdarlarla cezalandırdı.

Başlarına geçen bu hükümdarlar onlara zulmediyor, içlerinden pek çoğu­nu öldürüyorlardı. Ayrıca Allah, komşu milletleri de onlara mu­sallat kıldı. Amâlika Arapları, Arâmîler ve Filistinliler, onlara sık sık saldırıda bulunuyorlardı.

İsrâiloğulları’nın Peygamberlerinden Bir Hükümdar İstemeleri

 

Mısır ve Filistin arasındaki bölgede yaşayan Amâlika Arap­ları, m.ö. 1000 yıllarında kralları Câlut komutasında İsrâiloğulları'na karşı saldırıya geçerek onları yurtlarından sürüp-çıkarmış­lar, kadın ve çocuklarının çoğunu esir almışlardı. Gazze ve Askalan üzerine düzenledikleri bu taarruz esnasında, onların kutsal saydığı Tâbut'u da (Ahid sandığı) alıp götürmüşlerdi.

İçinde Hz. Musa’dan kalan kutsal emânetlerin bulunduğu bu sandığa büyük değer veren İsrâiloğulları, savaşlara giderken, onu ordularının önünde götü­rürler, onun sayesinde cesaret kazandıklarına inanırlar ve onu vesile kılarak Allah'tan yardım isterlerdi.

İsrâiloğulları ileri gelenleri, zillet ve sıkıntılarla yüz yüze ol­dukları bu dönemde,  Kur'ân'da ismi zikredilmeyen yaşlı pey­gamberleri Samuel'e başvurarak, kendilerini ağır hezimete uğra­tan Kral Câlûtla yapmak istedikleri savaşlarda kendilerine ko­muta edecek bir hükümdar/komutan tayin etmesini istediler. Onların dönekliklerini çok iyi bilen bu peygamber, bir hükümdar tayin edilmesi ve bu yüzden savaşın kendilerine farz kılınması durumunda, savaştan kaçmalarından korktuğunu belirterek on­lara bu istekten vazgeçmelerini söyledi.

Ancak onlar, yurtların­dan çıkarıldıkları, kadınları ve çocukları ellerinden alındığı için savaştan başka yapacak bir şeyleri kalmadığını; dolayısıyla tayin edilecek şahsın komutasında kesinlikle savaşacaklarını beyan ettiler.

Kur'ân-i Kerim'de, Tâlût'un Allah tarafından hükümdar seçildiği bildirilmekte, ancak onun peygamberliğinden bahsedilmemektedir. Hadislerde de bu konuda bir bilgi mevcut değildir. Tevrat ise onu peygamber olarak tanıtır (Samuel, 1/9-13).

Onların ısrarı üzerine, Yüce Allah, Tâlut isimli şahsın kral tayin edilmesini emretti ve bununla birlikte Samuel'in tahmin ettiği gibi onlara savaşı farz kıldı. Bir süre sonra Samuel'in kork­tuğu durum ortaya çıktı. Çünkü bu teklifi yapanlar, içlerinden çok azı hariç, verdikleri kesin söze rağmen bahaneler uydurarak savaştan geri durdular. Bu tavırları, apaçık bir haksızlık ve zu­lümdü ve bunun karşılığını alacakları muhakkaktı. Kur'ân-ı Kerim, onların bu dönekliğini şöyle haber vermektedir:

"Musa'dan sonraki dönemde İsrâiloğulları’nın ileri gelenleri­ni görmedin mi? Peygamberlerinden birine, 'Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım!' demişlerdi. O peygamber, 'Ya savaş size farz kılındığında gitmeyecek olursanız?' demişti. Onlar ise, 'Yurdumuzdan çıkarıldığımız ve çocuklarımızdan uzak­laştırıldığımız bu durumda da mı Allah yolunda savaşmayız?' demişlerdi. Ama savaş onlara farz kılınınca, az bir kısmı müstes­na yüz çevirdiler. Allah zâlimleri bilir.[4]

Samuel peygamber, kavminin ileri gelenlerine, Allah'ın on­ların isteğini kabul ederek başlarına Tâlût isimli şahsı hüküm­dar tayin ettiğini bildirmişti. Bu şahıslar, Allah'ın kendileri için yapmış olduğu tayini reddederek, soylu bir aileye mensup olma­dığı bahanesiyle Bünyamin oğullarından olan Tâlût'un hüküm­darlığına/komutanlığına itiraz ettiler. Onlara göre hükümdarlık hakkı, bu şahıs gibi halk tabakasından sıradan bir insana ait olamazdı.

Bu makam, ancak içlerinden soylu ve zengin birine yakışırdı. Yükselen itirazlar üzerine Samuel peygamber, hüküm­darlık ve komutanlıkta ehliyetin mal ve mülkle değil, siyâsî, idâri ve askerî bilgiler ve beden gücüyle alâkalı olduğunu söyleyerek, Allah Teâlâ'nın Tâlut'u bilgisi ve beden gücüyle bu makama lâyık gördüğünü açıklamaya çalıştı. Onu saltanata seçen Allah'ın, mülkü istediğine vereceğini söyledi:

 

Peygamberleri onlara, 'Allah size şüphesiz, Tâlût'u hüküm­dar olarak gönderdi.' dedi. Bunun üzerine onlar, 'Biz hükümdarlı­ğa ondan daha lâyık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemiş­ken, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?' dediler. Peygam­berleri şöyle cevap verdi: 'Doğrusu Allah, onu sizin üzerinize beğenip seçmiş,   bilgice ve vücutça gücünü arttırmıştır. Allah,  hü­kümdarlığı dilediğine verir. Allah'ın ilmi her şeyi kuşatır, bilir.[5]

 

Talut'un Hükümdarlığının Alâmeti

İleri gelenlerin itirazı üzerine Samuel peygamber, Tâlût'un-hükümdarlığının alâmeti olarak, Hz. Musa’nın Tâbut/Ahit sandığının, düşmandan alınıp Tâlut'a getirilece­ğini haber verdi.

Câlut tarafından alınmış olan bu tâbutun me­lekler tarafından taşınacağını ve Cenab-ı Hak'tan kendilerine bir sekînet getireceğini müjdeledi ve bunda inananlar için kuvvetli bir delilin mevcut olduğunu söyledi:

Peygamberleri onlara, 'Onun (Tâlût'un) hükümdarlığının alâmeti, size tâbutun/sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden ge­len bir güven duygusu ve Musa ve Harun ailesinin bıraktıkların­dan kalanlar vardır; onu melekler taşır. Eğer inanmışsanız bunda sizin için delil vardır.' dedi.[6]

Görüldüğü gibi, bu âyette tâbutun melekler tarafından geriye getirildiği bildirilmektedir. Tevrat'ta ise, düşmanın ondan sıkıldığı ve so­nunda iki sığırın çektiği bir arabaya koyup Beyt-Şemes istikametinde yola çıkar­dığı kaydedilmektedir (Samuel, 1/4,5,6).

Talut Ordusunun İmtihanı Ve Kazanılan Zafer

 

Allah'ın emriyle Samuel tarafından İsrailoğulları'nın başına hükümdar/komutan tayin edilen Tâlut, Allah yolunda cihad için hazırladığı büyük ordusunun başına geçtiğinde, as­kerlerine moral vermek maksadıyla cihadın faziletinden bahset­tiği konuşmalar yaptı.

Rivayete göre, tâbut geri geldiği için zafer­den ümitlenmişler ve orduya büyük bir katılım olmuştu. Ardın­dan ordusuna hareket emrini verip uzun bir mesafe katetti. An­cak o,  düşmanla karşılaşmadan önce,  vereceği emirlere itaat hususunda askerlerini bir denemeye tâbi tutmak istedi.

"Tâlut, ordusuyla birlikte ayrıldıktan sonra, askerlerine şu açıklamayı yaptı: 'Doğrusu Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecek­tir. O ırmağın suyundan içenler benden değildir. Irmağın suyuna dokunmayanlar ise bendendir, elleriyle sâdece bir avuç içenler de affedilecektir.' Onlardan pek azı hariç, sudan içtiler.

فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ

Tâlut ve ina­nanlar ırmağı geçince, bâzıları, 'Bugün Câlut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok.' dediler.

قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلاَقُو اللَّهِ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللَّهِ وَاللَّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ

Allah'a kavuşacaklarına ina­nanlar ise, 'Nice sayısı az topluluklar, sayısı çok topluluklara Al­lah'ın izniyle galip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir dediler."[7]

 

Bu imtihanı kazanarak Tâlût'un komutasında savaşa katılan küçük ordunun mevcudu hakkında bazı rakamlar verilmiştir. Bu rivayet­lerden biri, ashabtan Berâ b. Âzib'in şu sözüdür: "Biz Muhammed ashabı, Bedir savaşına katılan ashabın sayısının, Câlut'a karşı savaş için, Tâlutla birlikte nehri geçerek savaşa katılan askerin sayısı kadar, yani 310 küsur kişi olduğun­dan bahsederdik ki, Tâlutla birlikte nehri ancak mü'minler geçmiştir." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 290).

Tabî tutuldukları imtihanı başararak Tâlût'tan ayrılmayan askerlerin oluşturduğu küçük ordu, zafere inanmış bir halde, düşman karşısında cesaret, sabır ve zafer vermesi için Allah'tan yardım dileyerek yoluna devam etti. Bu inanmışlar ordusu, yapılan savaşta, Cenab-ı Hakk'm yardımıyla, kendisinden kat kat fazla olan Câlût ordusuna karşı kesin bir zafer kazandı.

Bu sa­vaş esnasında Tâlût'un ordusunda bir nefer olarak bulunan Hz. Dâvud, düşman ordusunun başkomutanı Kral Câlût'u öldürmüştü.

Allah Teâlâ, Tâlût'tan sonra hükümdarlığı ve Samuel’den sonra da peygamberliği ona verdi. Bu husus Kur'ân-ı Kerim'de şöyle açıklanmaktadır:

وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ قَالُوا رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

Calut ve ordusuna karşı çıktıklarında, 'Rabbimiz! Bize sa­bır ver, sebatımızı artır, inkâr eden millete karşı bize yardım et!' dediler.

فَهَزَمُوهُم بِإِذْنِ اللَّهِ وَقَتَلَ دَاوُودُ جَالُوتَ وَآتَاهُ اللَّهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَاءُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْأَرْضُ وَلَـكِنَّ اللَّهَ ذُوفَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ

Onları Allah'ın İzniyle bozguna uğrattılar. Davut, Câlüt'u Öldürdü. Allah, Davud'a saltanat ve hikmet verdi ve ona diledi­ğinden öğretti. Allah'ın insanları birbiriyle savması olmasaydı, yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah âlemlere lütufkârdır.[8]

 

Kur'ân'da, Hz. Dâvud’un Câlut'u nasıl öldürdü­ğünden bahsedilmemiştir. Kitab-ı Mukaddes ise, ordunun önüne çıkan Câlut'un İsrailoğulları askerlerine meydan okuyarak mübareze için er dilediğini, kim­senin onun karşısına çıkmak cesaretini bulamadığı bir anda, orduda bir nefer olarak bulunan Hz. Dâvud’un cesur bir şekilde onun karşısına çıkarak onu öldürdüğünü anlatır. Ayrıca Tâlût'un kızıyla evlendirilen Hz. Dâvud (a.s.)'ın kayınpederinin vefatından sonra İsrailoğulları'nın başına hükümdar olduğunu bil­dirir (Samuel 1/ 17-18).

Hz. Dâvud, Amâlika hükümdarını öldürmesinden sonra meşhur oldu. Bu olaydan bir süre sonra, âyette geçtiği gi­bi, Cenab-ı Hak, kendisine hükümdarlık ve peygamberlik verdi. Beytüllahm'de yaşayan Yuda kabilesine mensup sıradan bir genç iken, bundan sonra, şöhreti kısa sürede yayıldı. İsrâiloğulları, onun sayesinde yeni başarılar kazanmaya başladılar.

 

Hz. Dâvud'ın Hükümdarlığı

 

Hz. Dâvud, Yahuda b. Yakub soyundan, Beytüllahim' de oturan Îşâ (Yesse) b. Obad'in oğludur. Rivayete göre, İsrail­oğulları, Tâlût'un ölümünden sonra, hazinelerin anahtarlarını ona vererek onu hükümdar yapmışlardır. Hükümdar olmasının ardından Allah, ona peygamberlik de vermiş ve kendisine Ze­bur'u vahyetmiştir. Ayrıca, demiri onun için yumuşatarak, zırh sanatını ilk defa ona öğretmiştir. Ona benzeri görülmemiş güzel­likte bir ses vermiş, dağlar ve kuşların onunla birlikte teşbihte bulunmasını lütfetmiştir.

Cenab-ı Hak, Hz. Dâvud'a, hem hü­kümdarlık hem de peygamberlik verdiğini birkaç yerde bildirmiş­tir. Bu âyetlerde, ona güçlü bir saltanat yanında, iyi bir idareci­nin muhtaç olduğu hakkı bâtıldan ayırma ve âdil davranma ka­biliyetinin verildiği bildirilmiş, ondan insanlar arasında âdil dav­ranması, bu hususta hiç bir şekilde arzularına kapılmaması istenmiştir. Arzu ve hevese göre hüküm vermenin idareciyi haktan saptıracağı; bu şekilde davranarak Allah'ı unutup O'nun yolundan ayrılanların âhirette şiddetle cezalandırılacağı vurgulanmış­tır:

Davud'un hem hükümranlığını kuvvetlendirmiş, hem de kendisine hikmet ve hakkı bâtıldan ayırdetme kabiliyeti vermiş­tik.[9]

******

O zaman biz, ona şöyle vahyetmiştik: 'Ey Davud! Seni şüp­hesiz yeryüzünde halifemiz kıldık, o halde insanlar arasında ada­letle hükmet! Sakın keyfe uyma ki, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.[10]

 

Güçlü bir ordu kuran Hz. Dâvud, Kudüs'ü başkent yaptı. Devlet işlerini tanzim etti, göçebe halkını yerleşik medeni­yete geçirdi, onun liderliğinde ilk defa, sınırları Akabe körfezin­den Fırat kıyılarına uzanan Müslüman bir devlet kurulmuş, vâdedilen bölge İsrailoğulları'nın hâkimiyetine geçmiş oldu.

 

Peygamberliği Ve Kendisine Zebur'un Verilmesi

 

İsrâiloğulları peygamberlerinden kendisine kitap verilen ikinci peygamber Hz. Dâvud'dur. Onun şahsında peygamberlik ile hükümdarlığı birleştiren Yüce Allah, ona dört ilâhî ki­taptan biri olan Zebur'u vahyetmiştir. Onun peygamberliği ve kendisine Zebur'un verilmesiyle ilgili âyetlerde şöyle denilmektedir:

Şüphesiz ki biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberle­re vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a Zebur'u verdik.[11]

 

Yahudiler ve hıristiyanlar,  Zebur'a “mezâmir/mezmurlar” adını verirler. Mezamir, dînî muhtevalı şiirlerin bulunduğu mecmua demektir. Bu kasidelerin bir kısmı törenlerde okunan ilâhilerdir. Bir kısmı dua, bir kısmı da Allah'ın azabı ve mükafatı konularını anlatır.

Kitab-ı Mukaddes'te "Mezmurlar" ismi altında Hz. Dâvud’a nisbet edilen ve tamamı şiir ve ilâhi olan bölüm, anonim bir mahiyet arz eder. 150 mezmurdan meydana gelir ve kendi içinde beş kitaba ayrılmıştır.

Orijinali mevcut olmayan Zebur'un, hikmet vaaz ve dua­lardan ibaret olduğu tahmin edilmektedir. Nitekim Kurtubî, şöy­le demiştir:

"Zebur, yüz elli sûredir ve içinde hiç bir hüküm yoktur. İçindekilerin tamamı, hikmetler, vaazlar ve Allah Teâlâ'ya hamd, O'nu teşbih ve medihten ibarettir."

 

Hz. Davud’un Baktığı Bâzı Dâvalar

 

1. Başkasının Ekinini Yiyen Koyun Sürüsü:

Hz. Dâvud, bir peygamber ve bir hükümdar olarak dâvalara bizzat kendisi bakardı. Kur'ân-ı Kerim, ona arz edilen dâvalardan ikisi hakkında bilgi vermiştir. Bunlardan biri, çobansız bir koyun sürüsünün geceleyin bir ekini tahrip etmesiyle ilgilidir. Bu koyun sürüsü, bir gece çobansız kalmış, başkasına âit ekili bir tarlaya girerek ekini yemişti. Ekin sahibi, Hz. Dâvud'a gelerek sürü sahibinden davacı oldu. İki tarafı dinleyen Hz. Dâvud, koyunların değerinin yenilmiş ekin mahsulü­nün değerine denk olduğunu düşünerek koyun sürüsünün ekin sahibine verilmesine hükmetmişti.

Onun huzurundan çıkan dâvâcı ve dâvâlı, onun verdiği kararı, dışarıda bekleyen oğlu Hz. Süleyman'a anlattılar. Onları dinledikten sonra meseleyi değerlendiren Hz. Süleyman, daha isabetli bir çözüm bul­duğunu düşünerek hemen babasının yanına girdi. Ona, aynı zamanda verdiği karar sonucu zor duruma düşen dâvâlıyı da memnun edecek ve neticede her ikisinin de yararına olacak bir çözüm bulduğunu söyledi. Babası çözümünü açıklamasını iste­yince, görüşünü şöyle bildirdi:

"Sürü sahibi tarlayı alır, orayı sürüp eker, sulama işlerini yapar ve dava konusu ekinin yenilmezden önceki seviyesine gel­mesini bekler. Tarla sahibi ise koyun sürüsünü alır, ekinin yetiş­mesine kadar geçecek bu müddet içinde, koyunların sütünden, yününden ve kuzularından istifade eder. Bu sürenin sonunda, koyunlar sahibine, ekili tarla da sahibine geri verilir."

Hz. Süleyman’ın bu kararını yerinde bulan Hz. Dâvud, oğlunu tebrik ederek verdiği kararı geri aldı ve dâvanın bu şekilde çözülmesini emretti. Bu mesele, Kur'ân-ı Kerim'de kısaca anlatılmış, Hz. Süleyman’ın iki şahıs hakkında verdiği hükmün, kendisine Allah Teâlâ tarafından bildirildiği ifâde edil­miştir:

"Ey Muhammed! Dâvud ve Süleyman'ı da hatırla! Hani o ikisi, kavmin koyunlarının yediği bir ekin hakkında hüküm veriyorken, biz onların hükümlerine şahit idik. Bu meselenin hükmü­nü Süleyman'a bildirdik. Biz, onların her birine hüküm ve ilim verdik.[12]

 

Her ikisi de peygamber olduğu halde, aynı konu hak­kında farklı görüş belirtmeleri, Allah vergisi güç ve yeteneklerine rağmen pey­gamberlerin de, gücü sınırlı birer insan olduğunu göstermektedir. Allah Teâlâ, bu meselede, en doğru çözümü Hz. Süleyman'a haber vermiştir.

Bu örnek, yetkili bir şahsın herhangi bir konuda içtihadıyla hüküm vermesi durumunda, yanılmasının da normal olduğunu ortaya koyar. Nitekim Peygambe­rimiz şöyle buyurmuştur:

إِذَا حَكَمَ الْحَاكِمُ فَاجْتَهَدَ ثُمَّ أَصَابَ فَلَهُ أَجْرَانِ، وَإِذَا حَكَمَ فَاجْتَهَدَ ثُمَّ أَخْطَأَ فَلَهُ أَجْرٌ

«Eğer bir fakih, doğru hükme varabilmek için elinden gelen çabayı harcarsa, doğru hüküm verdiğinde iki sevap, yanlış hüküm verdiğinde ise bir sevap kazanır.»[13]

 

2. Koyun Sahibi İki Kardeş:

Hz. Dâvud’un ümmeti arasında çıkan anlaşmazlıklarla ilgili dâvalara bizzat baktığını gösteren ikinci örnek ise, koyun sahibi iki kardeş arasında çıkan ihtilâf hakkındadır. Hz. Dâvud, mescidinin mihrabında ibâdetle meşgul bulunuyorken, söz konusu iki adam, duvarı tırmanarak onun yanına girivermişler­di. Hz. Dâvud, kapıyı bırakıp duvardan atlayarak gelmeleri sebebiyle onlardan çekinmişti.

Onun korktuğunu fark eden bu iki şahıs, onu teskin etmeye çalışarak, yanına aralarında çıkan bir anlaşmazlığı çözmesini istemek niyetiyle geldiklerini açıkladı­lar ve ondan âdil bir karar beklediklerini söylediler. Daha sonra onlarla Hz. Dâvud arasında geçen konuşma, Yüce Allah tarafından Rasulullah’a şöyle bildirilmiştir:

 

"Ey Muhammed! Bir de sana davacıların haberi ulaştı mı? Hani duvarına tırmanıp Davud'un yanına, ibâdetgâhı olan mihra­ba girmişlerdi de, O onlardan korkmuştu. Şöyle demişlerdi: 'Kork­ma biz, birimiz diğerinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, haktan ayrılma, bizi doğru yola çıkar.'

Biri şöyle devam etti: 'Bu benim kardeşimdir, onun doksan-dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, o tek koyunu da bana ver dedi ve yaptığımız tartışmada beni yendi.‘ Dâvud ona şöyle dedi: 'Andolsun ki, kardeşin, senin bir ko­yununu kendi koyunlarına katmak istemekle, sana haksızlıkta bulunmuştur.

Doğrusu mallarını birbirine katıp karıştıran ortakla­rın çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler, inanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki, onların sayıları da pek azdır!'

Dâvud, kendisini denediğimizi sanmıştı da, hemen Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş Al­lah'a yönelmişti. Biz de Davud'u bu acele hükmünden dolayı ba­ğışlamıştık. Katımızda onun yakınlığı ve güzel bir geleceği var­dır.[14]

 

İki kardeş arasında çıkan anlaşmazlık ve onların ihtilafının çözümü hakkındaki doğru bilgiler bunlardan ibarettir. Kur'ân-ı Kerim ve sahih hadislerde başka bilgi bulunmamaktadır. Ayet­ler, Hz. Dâvud’un usûlüne uygun bir muhakeme yapma ve iki hasım arasında âdil davranma hususunda bir imtihana tâbi tutulduğunu göstermektedir. Ancak ona gelen davacılar, anlaşıl­dığına göre, onu etkilemek maksadıyla, meseleyi arz ederken tahrik edici bir tarzda konuşmuşlardır.

Hz. Dâvud, onlar­dan birinin ifâdesini dinleyince meselenin açık bir haksızlık ol­duğu neticesine varıp hemen kararını vermiş ve öbürünü dinle­meye gerek duymamıştır. Halbuki, adaletle hüküm verebilmesi için, diğerini de dinlemesi gerekiyordu. Hz. Dâvud, bu ha­tasını hemen anlamış, bundan dolayı tevbe ederek Rabbinden mağfiret dilemişti.

Ayetlerde geçen imtihanla kastedilen husus, pek çok âlime göre, Hz, Dâvud’un iki hasımdan birini dinleyip, daha diğerinin sözle­rini dinlemeden acele hüküm vermesidir. Başka bir görüşe göre ise, idare ve sal­tanatı üslenince, Allah tarafından bir imtihana tâbi tutulduğunu idrak etmesidir. Çünkü birçok hâkim gibi adaletsiz davranarak yanlış hüküm vermekten kork­muştur.

Bu hususta başka görüşler de nakledilmiştir. Bir görüşe göre, Hz. Dâvud, günlerini sırasıyla, bir gününü yalnız başına kalarak ibâdetle, bir gününü insanlar arasında hâkimlik yapmakla, bir gününü va'z ve irşad ile geçirirdi. Yalnız başına kaldığı ibadet günlerinde kapısını kilitler, huzuruna girmek isteyenleri kabul etmezdi. İşte bu yüzden, âyette iki kardeş olarak tanıtılan insan suretinde­ki iki melek, onun yanına duvardan girmek zorunda kalmışlardı.

Başka bir görü­şe göre ise, Hz. Dâvud’un yanına beklenmedik bir anda giren bu iki şahıs, onun düşmanlarıydı ve onu öldürmek niyetiyle gelmişler, ancak onun yalnız ol­madığını görünce bundan vazgeçmişlerdi. Bu esnada, Hz. Dâvud, içinden onlardan intikam almayı geçirmiş; ancak bunu yapmamıştır. Sonunda bir an bile olsa intikam duygusuna kapıldığından dolayı tevbe etmiştir.

Ne var ki, bâzı rivayetlerde âyetteki, "dişi koyunlarla kadınların kastedildiği söylenerek, hayalî bir günahtan bahsedilmiş ve bu yüzden Hz. Dâvud’a bü­yük bir iftira atılmıştır. Ehl-i kitab'a mensup müfteriler tarafından onun aleyhin­de uydurulan bu masal (II. Samuel, 12/1-6) maalesef, bir takım değişikliklerle de olsa, bâzı müfessir ve tarihçilerimiz tarafından da aktarılmıştır (bu rivayetler için bkz. Salebi, 279-284). Bu İftira, özetle Hz. Dâvud’un Hitti Uriya adındaki bir komutanını, karısıyla evlenebilmek için cephede ön safa sürmesi, böylece onun öldürülmesini temin ederek, neticede onun karısı ile evlenmesi şeklindedir.

Râzî, peygamberlerin masumiyetiyle asla bağdaşmayan bu masal hakkında, değil inanmak şüphe etmenin dahi büyük bir vebal olacağına işaret ederek şöyle der: "O masalın hülâsası, bir Müslümanın haksız yere öldürülmesini istemek ve onun hanımına göz koymaktır. Bunların ikisi de büyük günahtır. Hiç bir akıl sahibi, Hz. Dâvud hakkında böyle bir zanda bulunamaz."

 

Hz. Ali, hikâyecilerin Hz. Dâvud'a attıkları bu iftirayı anlatanlara peygamberlere iftira atma cezası vereceğini açıklamış ve onlara 160 değnek vura­cağını ilan etmişti.

 

İbn Kesir, bu konuda anlatılanların büyük kısmının îsrâiliyyat olup pek çoğunun kesin yalan olduğunu söyleyerek bu haberleri vermeden geç­meyi tercih etmiştir. Dolayısıyla Hz. Dâvud'a suç isnad eden bu rivayetlere güvenmeyi gerektirecek hiçbir delil yoktur.

3. Çocuk Hangi Kadının?

Hadis kaynaklarında Hz. Dâvud ile oğlu Hz. Süley­man’ın farklı kararlar verdikleri diğer bir olaydan daha bahsedilmektedir:

Ebu Hureyre'den nakledilen bir hadiste anlatıldığına göre, birer erkek çocuk sahibi olan iki kadın birlikte yola çıkmışlardı. Önlerine çıkan bir kurt, yaşlı kadının çocuğunu kapıp götürdü.  Çocuğunu kaybeden yaşlı kadın, öbürünün çocuğunu alabilmek için,  kurdun kaptığı çocuğun yol arkadaşının çocuğu olduğu iddiasıyla Hz. Dâvud nezdinde davacı oldu.

Sağ kalan ço­cuğun kendi çocuğu olduğunu söyleyip onun kendisine verilme­sini istedi, iki kadını dinleyen Hz. Dâvud, konuşmalarına bakarak yaşlı kadını haklı bulmuş ve onun lehine karar vermiş­ti.

Babasının huzurundan çıktıkları esnada bu iki kadınla karşı­laşan Hz. Süleyman, onları dinlemek istedi. Meseleyi öğrenince de, babasının huzuruna çıkarak, hakikati ortaya çıkara­cak bir çözüm yolu bulduğunu söyledi. Ardından düşündüğünü yapmak için bir bıçak istedi ve iki kadına hitap ederek sağ olan çocuğun vücudunu ikiye ayırıp ikisi arasında paylaştıracağını söyledi.

Onun sözleri genç kadını korkutmuştu, hemen ileri atıl­dı ve çocuğun yaşlı kadına ait olduğunu söyleyerek, ondan ço­cuğu kesmekten vazgeçmesini ve çocuğun yaşlı kadına verilme­sini istedi.

Hz. Süleyman ise, aradığı delili, çocuğun kesilmesine razı olmayan genç kadının bu davranışında bulmuştu. Çocuğu kurtarmak isteyen bu kadının çocuğun gerçek annesi olduğunu anlayarak onun lehine karar verdi ve çocuk, ona tes­lim edildi.

 

Hz. Davud'a Zırh Sanatının Öğretilmesi

 

Yüce Allah, Hz. Dâvud'a nübüvvetle birlikte saltanata da sahip olduğundan, düşmanlarına karşı korunabilmeleri için, savunma âleti olarak zırh yapma sanatını öğretmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de mü'minlerin mu­hafazasına yönelik bu hüner hakkında şöyle denilmektedir:

Şüphesiz ki biz, Davud'a nezdimizden bir nimet verdik. «Ey dağlar ve kuşlar! Dâvud tesbih ettikçe siz de onun tesbihini tek­rarlayın.» dedik. Onun için demiri yumuşattık. Ona, «Geniş zırhlar imal et, dokumasını ölçülü ve sağlam yap.» diye vahyettik. Davud'a ve ailesine şöyle dedik: «Ey insanlar! Yararlı işler yapın; doğrusu ben yaptıklarınızı görüyorum.»[15]

 

Elinin Emeği İle Geçinmesi

 

Hz. Peygamber, çeşitli vesilelerle alın terinin önemi­ni dile getirmiş, Hz. Dâvud’un da kendi kazancı ile geçindi­ğini ve başkalarına yük olmadığını belirtirken şöyle buyurmuş­tur:

مَا أَكَلَ أَحَدٌ طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ ، وَإِنَّ نَبِىَّ اللَّهِ دَاوُدَ - عَلَيْهِ السَّلاَمُ - كَانَ يَأْكُلُ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ

"Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir. Allah'ın nebisi Davud (a.s.) da kendi elinin emeğinden yerdi.“[16]

 

Tesbih Ve Zikri-Namaz Ve Orucu

 

Cenab-ı Hak, nezdinden bir lütuf olarak, dağların ve kuşla­rın Hz. Dâvud ile birlikte tesbihte bulunmasını emretmişti. Bu mucize sayesinde Hz. Dâvud, kendisiyle beraber tesbih ve zikirde bulunan dağların ve kuşların seslerini duyabiliyordu.

İbn Kesir'in söylediğine göre, Hz. Dâvud güzel sesiyle Ze­bur'u okurken, onu dinleyen kuşlar, havada onun etrafında top­lanır, ona uyarak onunla birlikte tesbih ederlerdi. Bu esnada, dağlar da bu tesbihi yansıtır, onun nağmeleri gibi nağmeler çı­karırdı.

Onun sesi, orta ve kalın gür bir sesti. Nitekim bu tür seslere, ona nisbetle "Dâvûdî ses" denilmiştir. Ona verilen bu nimet, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle dile getirilmektedir:

"Şüphesiz ki biz, Davud'a nezdimizden bir üstünlük verdik. 'Ey dağlar ve kuşlar! Dâvud tesbih ettikçe siz de onun tesbihini tekrarlayın.' dedik. Onun için demiri yumuşattık.[17]

 

Rasulullah da, Kur'ân-ı Kerim tilâvetini beğendiği arkadaşlarından Ebu Musa el-Eş'arî'ye hitap ederken şöyle de­miştir:

يَا أَبَا مُوسَى لَقَدْ أُوتِيتَ مِزْمَارًا مِنْ مَزَامِيرِ آلِ دَاوُدَ

"Ey Ebu Musa! Sana, Âl-i Davud'un mezamirinden bir mizmâr verilmiştir.[18]

 

Hz. Dâvud, bedenen oldukça güçlü olup, son derece sabırlı ve şükrü dilinden düşürmeyen bir peygamberdi. O, çok çalışır, çok ibadet eder ve çok gözyaşı dökerdi. Allah'a çok yönelen bu yüce peygamber, diğer nebiler gibi müş­riklerin kötülüklerine mâruz kalmış, bu kötülüklere karşı sabretme hususunda da bayraklaşmıştı.

Nitekim Cenab-ı Hak, Mek­ke müşriklerinin kötülükleriyle yüz yüze olan Sevgili Peygambe­rimiz'i teselli için onu da örnek göstermiştir:

"Ey Muhammed! Kâfirlerin söylediklerine sabret; güçlü ku­lumuz Davud'u hatırla. O, işlerinde daima Allah'a yönelirdi. Biz, dağları onun emrine vermiştik, akşam sabah onunla beraber tesbih ederlerdi. Kuşları da toplu halde onun buyruğu altına ver­miştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbihte bulunurlardı.[19]

 

Rasulullah’a, ashabından Abdullah b. Amr'ın, haf­tanın bütün günlerinde oruç tuttuğu, gecelerini de namazla geçirdiği söylenmişti. Ona bu şekilde ibâdete gücünün yetmeyece­ğini hatırlattı ve bâzı günler oruç tutup bâzı günler tutmamasını, gecenin bir kısmında uyuyup bir kısmında ibâdet etmesini, ayrı­ca ayda üç gün oruç tutmasını tavsiye etti.

Abdullah'ın bunu az bulduğunu ve bundan daha fazlasına güç yetirebileceğini söyle­mesi üzerine, bu defa bir gün oruç tutup iki gün tutmamasını tavsiye etti. Abdullah'ın bundan fazlasına da tahammül edebile­ceğini bildirmesi üzerine, ona en hayırlı dediği Hz. Dâvud orucu­nu tavsiye ederek şöyle dedi:

Abdullah ibn Amr şöyle demiştir: Benim şöyle dediğim Rasulullah’a haber verilmiş:

وَاللَّهِ لَأَصُومَنَّ النَّهَارَ، وَلَأَقُومَنَّ اللَّيْلَ مَا عِشْتُ

 "Vallâhî yaşadığım müddetçe ben gündüzleyin oruç tutacağım, geceleyin na­maz kılacağım"

Bunu duyan Rasûlullah Abdullah'a:

أَنْتَ الَّذِي تَقُولُ وَاللَّهِ لَأَصُومَنَّ النَّهَارَ وَلَأَقُومَنَّ اللَّيْلَ مَا عِشْتُ

"Vallahi ben muhakkak yaşadığım müddetçe gündüzleyin oruç tutacağım, geceleri namaz kılacağım demekte olan kimse sen misin?" diye sordu.

قُلْتُ: قَدْ قُلْتُهُ

Ben: “Evet, ben bu sözü söyledim”, dedim. Rasûlullah:

قَالَ: إِنَّكَ لاَ تَسْتَطِيعُ ذَلِكَ، فَصُمْ وَأَفْطِرْ، وَقُمْ وَنَمْ، وَصُمْ مِنَ الشَّهْرِ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ، فَإِنَّ الْحَسَنَةَ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا، وَذَلِكَ مِثْلُ صِيَامِ الدَّهْرِ

"Sen bu ağır ibâdeti yerine getirmeye güç yetiremezsin. Onun için bazen oruç tut, bazen tutma; geceleyin kalk namaz kıl ve bir kıs­mında uyu. Ve her aydan üç gün oruç tut. Çünkü haseneler on misli ile karşılanır. Böylece bu üçer günlük oruçlar bütün bir yıl orucu gi­bi olur" buyurdu.

فَقُلْتُ: إِنِّي أُطِيقُ أَفْضَلَ مِنْ ذَلِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ،

Ben: “Yâ Rasûlallah, ben bundan fazlasına da güç yetiririm”, dedim.

قَالَ: فَصُمْ يَوْمًا وَأَفْطِرْ يَوْمَيْنِ»

"Öyleyse bir gün oruç tut, iki gün oruç tutma" buyurdu. Abdullah dedi ki:

قَالَ: قُلْتُ: إِنِّي أُطِيقُ أَفْضَلَ مِنْ ذَلِكَ،

Ben yine: “Ben bundan fazlasına da güç yetiririm”, dedim. Rasûlullah:

قَالَ: فَصُمْ يَوْمًا وَأَفْطِرْ يَوْمًا، وَذَلِكَ صِيَامُ دَاوُدَ وَهُوَ أَعْدَلُ الصِّيَامِ

"Öyleyse bir gün oruç tut, bir gün tutma. îşte bu, Dâvûd Peygamber'in orucudur. Bu, oruçların en âdilidir" buyurdu.

قُلْتُ إِنِّي أُطِيقُ أَفْضَلَ مِنْهُ يَا رَسُولَ اللَّهِ،

Ben: “Yâ Rasûlallah, ben bundan fazlasına da güç yetiririm”, dedim. Rasûlullah:

قَالَ: لاَ أَفْضَلَ مِنْ ذَلِكَ

"Bundan daha faziletli oruç yoktur" buyurdu.[20]

 

Peygamberimiz, bir başka hadisinde de şöyle buyurmuştur:

أَحَبُّ الصِّيَامِ إِلَى اللَّهِ صِيَامُ دَاوُدَ، كَانَ يَصُومُ يَوْمًا وَيُفْطِرُ يَوْمًا، وَأَحَبُّ الصَّلاَةِ إِلَى اللَّهِ صَلاَةُ دَاوُدَ، كَانَ يَنَامُ نِصْفَ اللَّيْلِ وَيَقُومُ ثُلُثَهُ، وَيَنَامُ سُدُسَهُ

Allah Teâlâ'ya en sevimli oruç, Dâvud orucudur. O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi Allah'a en sevimli namaz da, Dâ­vud namazı idi O, her gecenin yarısında uyur, üçte birinde namaz kılardı. Altıda birinde yine uyurdu.[21]

 

Vefatı

 

Rivayete göre, Hz. Dâvud’un vefatına yakın yıllarda, kavmi arasında korkunç bir taun salgını baş göstermişti. Halkı bu hastalıktan kurtarması için Allah'a yalvarmak isteyen Hz. Dâvud, bu maksatla uygun bir makam aradı ve sonunda kavmini, meleklerin gökyüzüne doğru çıkmakta olduğunu gör­düğü mekâna yani Mescid-i Aksâ'nın inşâ edileceği yere götürdü. Orada Allah'a dua ve niyazda bulundu. Duası kabul edilmiş, ta­un hastalığı ortadan kalkmıştı.

Hz. Dâvud, duâ ettiği bu mekâna bir mescid yapmaya karar verdi. Ancak inşaatı bitiremeden öldü. Saltanatı Rasûlullah’tan nakledildiğine göre, 40 yıl sürmüştü, öldüğünde 100 yaşında bulunuyordu. Ölümünden önce, oğlu Hz. Süleyman'a Mescid'in inşâatını tamamlamasını vasiyet etmişti. O ölünce, saltanatına, ilmine ve nübüvvetine, oğlu Hz. Süleyman mirasçı kılındı.

Hazırlayan: Mehmet ERGÜN / Vaiz



[1] Sad, 38/17.

[2] Bakara, 2/58-59.

[3] Buhari, İbn Hanbel.

[4] Bakara, 2/246.

[5] Bakara, 2/247.

[6] Bakara, 2/248.

[7] Bakara, 2/249.

[8] Bakara, 2/250-251.

[9] Sad, 38/20.

[10] Sada, 38/26.

[11] Nisa, 4/163.

[12] Enbiya, 21/78-79.

[13] Buhari, Müslim.

[14] Sad, 38/21-25.

[15] Sebe, 34/10-11.

[16] Buhari.

[17] Sebe, 34/10.

[18] Buhari.

[19] Sad, 38/17-19.

[20] Buhari.

[21] Buhari, Müslim.



Aktif Ziyaretçi28
Bugün Toplam607
Toplam Ziyaret633669