• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/insanveislam.org/
  • https://twitter.com/insanuislam











Dr. Talip AKBAŞ
takbas5@hotmail.com
İman ve İtikat Ayrımı
02/11/2026

İman ile itikad çoğu zaman aynı anlamda kullanılır. Oysa itikad başka, iman başkadır. İtikad, bir inancın doğru kabul edilmesi, benimsenmesi ve ona bağlanılmasıdır. İman ise inanılan şeye güvenmeyi, onu tasdik etmeyi ve bu güvenin gereğini hayata taşımayı ifade eder.

Meramımızı ahiret inancı üzerinden örneklendirerek daha açık hale getirebiliriz. Ahiretin varlığını kabul etmek, itikadî bir kabuldür. Tıpkı Türkiye'nin başkentinin Ankara olduğunu kabul edip benimsemek gibi. Ahirete iman etmek ise sadece inanıp kabul etmekle sınırlandırılamaz. İman, sorumluluk doğurur. Bu sorumluluk hesabı verilebilir bir hayat yaşanmasını zorunlu kılar. Yani itikad donuk bir kabul iken imanın bağrında eylem saklıdır.

Elbette kelâm geleneğinde iman ve itikad kavramlarının zaman zaman birbirinin yerine kullanılmış olduğunu yok sayamayız. İtikat ve iman ayırımının bütünüyle üzerinde ittifak edilen bir ayırım olduğu da söylenemez. Bizim burada dikkat çekmeye çalıştığımız husus, inancın kabul edilmesiyle o inanca güvenerek yaşamak arasındaki farkı görünür kılmaya çalışmaktır başka değil.

İman esasları, kesin hükümler üzerine bina edilmeli ve sağlam delillere dayandırılmalıdır. Bu esaslar, zan ve yoruma dayalı görüşlerden uzak tutulmalıdır. Söz konusu olan imansa bu durumda sübûtu ve delâleti katî olan delillerle temellendirilmesi zorunluluk arz eder. İmanın altı esası olarak bilinen, Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kadere iman bu kabildendir. Ne var ki klasik kaynaklarımızda bu esaslarla ilgili farklı izah ve açıklamalar yapılmıştır. Yine aralarında nasıl bir ilişki kurulacağı İslam ilim geleneğinde farklı biçimlerde ele alınmış ve tartışılmıştır.

İslam fırkalarının önemli yapılarından olan Mâtürîdî, Eş'arî ve Mu'tezilî gibi gelenekler bunun en açık örnekleridir. Bu ekoller Allah'ın sıfatları, kader konusu, insanın iradesi, kudreti ve sorumluluğu gibi konularda farklı izahlar yapmışlardır. Bu farklılıkları, iman esasları kategorisinde görmemek gerekir. Bir meselenin iman esasları arasında sayılması başkadır. O mesele hakkında geliştirilen yorumlar başkadır.

Bu sebeple dinin kesin hükümleriyle bu hükümler hakkında yapılan ilmî yorumları birbirinden ayırmak gerekir. Kesin delile dayanan iman esasları ile yoruma açık, içtihadî ve zannî görüşler aynı düzeyde değerlendirilmemelidir. Dolayısıyla her mezhebî görüşü dinin değişmez hükmü, her itikadî yorumu da iman ölçüsü saymak önemli bir hatadır. İslam düşüncesinde mezhepler, dinin kendisi değil dinin beşeri yorumları olarak değerlendirilmektedir. Mezheplere din muamelesi yapmak, mezhebi din edinmek, dini mezhebe indirgemek hem dine hem de mezhebe zulmetmek demektir. Zira zulüm bir şeyi yerinden etmektir. Hem bunun parçalanmış olan Müslümanları birbirinden daha da uzaklaştırmanın ötesinde kime ne yararı vardır.

Kendisine ayrı bir değer verdiğim kelamcı hocamız Cağfer Karadaş'ın Müslümana Kâfir Denilir mi? başlıklı yazısında Ehl-i kıble kavramı üzerinden tam da bu konuya dikkat çekmektedir. Bunu da haklı olarak "Ehl-i Sünnetin övgüye layık ayırt edici özelliği" olarak ifade etmektedir. Makalenin linkini aşağıya bırakıyorum ilgililer için tavsiye edilir.

Meselenin daha da açık hale gelmesi için şu soru üzerinden devam edelim. İtikadî farklılıkların iman ayrılığına dönüştürülmesinin ne sakıncası olabilir? Öncelikle mezhebir yorumu değişmez dini bir yorum gibi algılanır. Ardından bu yorumun dışında kalanlar sapkın olarak görülür. Tartışma burada da kalmaz tekfir diline dönüşebilir. Sonrası zaten kaçınılmaz olarak kişinin imanına bakılmaksızın hangi mezhebe mensup, hangi cemaate tabi hangi hocayı takip ediyor ona bakılır. Böylece iman temel ölçü olmaktan çıkar onun makamına başka mensubiyetler kurulur.

Bu noktada İlhami Güler'in iman ve ahlak ilişkisine dair değerlendirmeleri, Cağfer Karadaş'ın Ehl-i kıble ve tekfir konusundaki yaklaşımı, Sabri Yılmaz'ın kelâm alanındaki çalışmaları Şaban Ali Düzgün'ün meselelere özgün bakışı, Sinan Öge'nin olaylara kuşatıcı ve derinlikli bakışı ve İlyas Çelebi'nin son günlerde gündeme getirdiği bütün mezhepleri kuşatacak ortak bir usul arayışı, bu bağlamda üzerinde düşünülmeye değer çabalardır. Bu isimlerin meseleye yaklaşımları elbette aynı değildir. Ancak farklı katkıları, bugün ihtiyaç duyduğumuz meselelere önemli bir düşünme zemini sunmaktadır.

 



7 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Patinaj Yapan Kelâm, İnsanlığın Çığlığını Duyuyor mu? - 07/10/2026
Patinaj Yapan Kelâm, İnsanlığın Çığlığını Duyuyor mu?
Patinaj Yapan Dinî Söylem - 04/10/2026
Patinaj Yapan Dinî Söylem
Hakikatle Hakikatli İlişki - 09/08/2026
Hakikatle Hakikatli İlişki
Dindarlık Kibri II - 03/08/2026
Dindarlık Kibri II
Bayramını Kurban Edenler - 24/05/2026
Bayramını Kurban Edenler
Dindarlık Kibri I - 11/05/2026
Dindarlık Kibri I
Erbakan Erken Uyarı Sistemi Görevi Yapmış Meğer - 27/04/2026
Erbakan Erken Uyarı Sistemi Görevi Yapmış Meğer
Fıtrat Krizi ve İnsanlığın Parçalanmışlığı - 19/04/2026
Fıtrat Krizi ve İnsanlığın Parçalanmışlığı
Kadir Gecesine Giden Yol - 16/03/2026
Kadir Gecesine Giden Yol
 Devamı
Üye Girişi
Aktif Ziyaretçi18
Bugün Toplam1351
Toplam Ziyaret7101011
MAKALELER
EĞİTİM SUNUMLARI